fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

Vaka-i Yurdum: Ağır Ağabey

İstanbul’un toplu taşıma araçları malumunuz… Sabah ve akşam saatlerinde kalabalık korkunçtur. Öyle ki, balık istifi halinde yolculuk edilir. Vaka-i Yurdum: Ağır Ağabey

Tarih:

on

Vaka-i Yurdum 1

Yurdum insanı çok eğlencelidir. Duvar yazıları, diyaloglar, olaylar karşısında verdiği tuhaf tepkiler, hazır cevaplar… Yani kısacası, yurdumun insanı bir başkadır. Eğer iyi gözlemlerseniz, etrafınızda her gün yaşanan olaylar (her ne kadar sinirlenmiş olsanız da) sizi çok eğlendirebilir. Vaka-i Yurdum Serisi” olarak sizlere sunacağım ilk bölüme hoş geldiniz.


Vaka-i Yurdum: Ağır Ağabey

Vaka-i Yurdum: Ağır Ağabey

İstanbul’un toplu taşıma araçları malumunuz… Sabah ve akşam saatlerinde kalabalık korkunçtur. Öyle ki, balık istifi halinde yolculuk edilir. Araçlardaki omuz omuza dayanışma (düşmemek için birbirine tutunmak, denge sağlanmasına yardımcı olmak gibi haller) acaba başka hangi alanlarda mevcuttur? Ortam samimidir… O kadar samimi ki ”İmdat nefes alamıyorum” diye bağırası gelir insanın. Bir çok kez fazla samimi olmak durumunda kaldığım kişilere ”Size anneanne diyebilir miyim?” diyerek seslenmek istemişimdir. Vesselam, zordur İstanbul’un toplu taşıma araçlarında yolculuk. İşte bu yolculuklardan birinde yaşadığım olay:

Minibüste seyir halinde oturan 9-10 şanslı kişiden biriyim… Hakikaten şans oyunundan ödül kazanmak gibidir bu durum İstanbullu için. Hâl bu ya… Alışkınız ancak her zaman tahammüllü olabilir miyiz, bilemiyorum? Ayakta duran iri kıyım bir adam omzuma yaslanmış, yolculuğunu usul usul idame ettiriyor. Söyledim ya tahammüllü müyüz… Nereye kadar? Açtım ağzımı, yumdum…

─ Beyefendi! Duruş şeklinize lütfen dikkat ediniz! 

─ İyi de, minibüs çok kalabalık ne yapayım?

─ Kalabalık diye omzumda yaşayamazsınız! Duruşunuzu ayarlayacaksınız ki; insanlar da ona göre duracaklar.

─ Haklısınız özür dilerim.

Hayret… Bir sonuç alabilmiş olmak şaşkınlığına düçar olurken yurdum insanı bu ya… Hemen pervasızca ayaktaki bir kadın yolcu dahil oldu mevzuya… O tiz ses tonuyla:

Otururken konuşmak kolay tabii!

İnsan bazen şaşkın bir şekilde kısa bir süre bakar ya… Boş boş. Hah!  “Acaba özür mü dilemeliydim bu adamdan?” Kısa bir sürede, lüzumsuz gelişen bu diyaloğun zihnimdeki aktivitesinden sıyrılıp “Affedersiniz! Oturduğum için çok pişmanım. Buyurun siz oturun, beyefendi de sizin omzunuzda yaşasın!” diyecekken… Ön tarafta, ayakta duran bir başka adam konuya müdahil olunca susuverdim… Ve ben gibi herkes susuverdi. Bu karanlık havada, kara bulutların yansıdığı güneş gözlüğünden, boynundaki uzun atkısıyla duruşu hemhal olmuş gibi dümdüz bir hitap şekliyle; bu minibüsün, mahallenin ve hatta kainatın ağır ağabeysi açtı ağzını:

─ Hanımefendi düzgünce rahatsızlığını söyledi, sen niye sesini yükseltiyorsun!? 

diyerek konuşmadı, gürledi! Ortam buz… Kimseden çıt çıkmıyor. Sessizlik. Sessizliğin ardından, sesi içine kaçmış şekilde, gürlemeyle birlikte iyice omuz parazitine dönüşen adam:

─ Ama bana omzumda ya-ya-yaşıyorsun dedi…

Dedi ama ağır ağabeyin bakışı son noktayı koydu… Konu kapandı, kapanmak zorundaydı. Ağır ağabeyin maktule bakarcasına süzdüğü hiç kimse, gözlüklerinde kendi aksini görmeden ineceği durağa kadar ağzını açmadı…

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!