fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

Kandilli

İnsanları ile farklı bir dünyaydı Kandilli. Herkes birbirini tanır, yaşlı ve yalnız olanlarla özellikle ilgilenilirdi. Kandilli

Tarih:

on

Kandilli denilince akla ilk gelen boğaz, Kandilli Kız Lisesi, Kandilli Rasathanesi  ve Balıkçı Suna’nın yeri….  Kandilli içinde yaşamayanlar için bu kadar ifade edilebilir. Oysa onu doya doya yaşayan bizler için ise bambaşka bir dünyadır. Çocukluğumun en unutulmaz zamanları Kandilli ‘de geçti. İflahınızı kesen yokuşları, fıstık ağaçları,çam ağaçları, tarihi çeşmeleri, Adile Sultan Sarayı, kiliseleri ve muhteşem ahşap evleri…

Bizim evimiz de ahşaptı. Büyük anneannemin isteği ile 1974 yılında yıkılıp yerine apartman yapıldı. Hayal meyal hatırlarım 2 katlı, bahçeli bir evdi. Girişte mermer sahanlık (eskiden girişe sahanlık denirdi)  tam ortasında kuyu vardı. Buzdolabı olmadığı için o kuyu soğutucu olarak kullanılırmış. Girişin arka tarafı kocaman mutfaktı ve bahçeye açılan kapısı vardı. Sağ taraftan merdiven ile üst kata çıkılırdı. Salon ve yatak odaları oradaydı.

Ahşap evlerin çok hoş kendine has kokuları vardır. Zaman zaman o kokuyu burnumda hissederim. Bir de yaşanmışlıkları vardı ahşap evlerin. Sabah çok erken kalkılır, yapılması gereken bütün ev işleri bitirilir, öğle yemeği yenip o günün programına göre ya misafirliğe gidilir ya da misafir eve gelir. Çeşit çeşit ev yapımı tatlı ve tuzlular hazırlanırdı. Mesela Madam Amelia kurabiyesi denirdi bizim ev de; anneannemin komşusunun adıydı ve tarifini o vermişti. Şekilsiz hamur parçası ortasına ceviz koyarlardı, fırında pişerdi, tatlı çeşidiydi. Bir de çikolata topları vardı enfes olurdu. Günümüzde Truf adı altında satılıyor ama bizim için hala o, çikolata topudur.  İkramlarda sınır yoktu;  eğer az yersen alınırlar çok yersen mutlu olurlardı. Hiç dedikodu yapmazlardı, şahane bir sohbet olurdu. Şarkılar söylenir, tarifler verilip alınır ve el işleri yapılırdı. Komşumuz Leman Hanım Teyze piyano çalardı, Sadiye Halam hem ud çalar hem de şarkı söylerdi. Hepsinin sesi istisnasız çok güzeldi. Hepsi çok güzel,zarif ve naif insanlardı. Saat 17:00 vapuru gelmeden aşağı iskeleye inilir, birer bardak çay içilir, 17:00 vapuruyla gelen eşlerle beraber birer bardak daha çay içilip akşam yemeği için evlere dönülürdü. Bu genelde yaz ve bahar aylarında yapılan bir faaliyetti.

İnsanları ile farklı bir dünyaydı Kandilli. Herkes birbirini tanır, yaşlı ve yalnız olanlarla özellikle ilgilenilirdi. Alışverişleri yapılır, hasta ise doktora götürülür ve mutlaka yemeği yapılırdı. Kimin neye ihtiyacı varsa el birliği ile yardım edilirdi. Hastalar  yalnız bırakılmazdı. Bu asla gövde gösterisi gibi yapılmazdı. Her şey olağan ve normal bir şekilde yaşanırdı. Zorunluluk ya da mecburiyet değildi, isteyerek canı gönülden…

Ne güzel günlerdi!

Okul zamanı hariç (arada kaçamak yapardık) her günümüz sokakta geçerdi. Gece yarılarına kadar oyunlar oynardık. Kimin evinden su içtiğin önemli değildi. Herkesin kapısı açıktı, girer suyumuzu içer tekrar oyuna devam ederdik. Saklambaç, yakan top, frizbi, ip atlama ve futbol. Gazoz ve çekirdek en büyük zevkimizdi. Hele kışın kar yağsın diye dört gözle beklerdik. Tepeden aşağıya kızaklarla kayar koca yokuşun buz tutmasına sebep olurduk. Kahkahalarımızla inletirdik  Kandilli’yi.

Fıstık ağaçlarından dökülen fıstıklar itinayla cam kavanoza konulur, ıhlamur,dut,incir,ceviz,vişne,elma, erik hepsi zamanında dalından toplanıp yenilirdi, artanlar tabak tabak komşulara dağıtılırdı. Birde balıklarımız vardı; akıntı burnundan tutulan kilolarca balık bütün mahalleye dağıtılırdı. Hem de canlı canlı… Elime tutuşturulan poşetteki canlı balıkları çığlık atarak mutfak masasının üstüne koyup, kapısını kapatırdım korkudan. Ödüm patlardı istemsiz. Sanki balıklar beni yiyecek. Belki de bu yüzden balık çok sevmem. Çok yeşildi Kandilli… Yılan,akrep,örümcek ve daha neler barındırırdı içinde. Her yerden çıkarlardı karşımıza ama alışmıştık onlara. Arada hastanelik olanlar olurdu ama bu bizi çok etkilemezdi. National Geographic gibiydi Kandilli. Doğa, hayvan ve insan iç içe.

Nadire Kalfa

Adını Sultan Abdülmecit’in kız kardeşi Adile Sultan’dan alan sarayımız vardır. Adile Sultan’ın yazlık ikametgâhı olarak 1856’da satın alınmış ve 1861 yılında Sultan Abdülaziz tarafından yeniden yaptırılmış. Osmanlı Hanedanı içinde divan sahibi tek kadın şair olarak tanınan Adile Sultan’ın, Kandilli’nin imarına katkıda bulunduğu, yoksullara yardım ettiği ve özellikle eğitim konularına ilgi duyduğu bilinmektedir. Bu nedenle de Adile Sultan Sarayı’nı 1899 yılında kız okulu olmak üzere Milli Eğitim’e bağışlamıştır. Kandilli Kız Lisesi olarak kullanılan saray, 1986 yılında tamamen yanmıştır. Bu saraydan bize kalan yadigar Nadire Kalfa vardı. Mahallemiz sahip çıkardı ona, kimi kimsesi yoktu. Sarayda görevi cariyelere nezaret etmekmiş. Çok sıkı ve sert bir disiplin uygularmış. Pantolon ve sarı çizmeyle dolaşırmış sarayda.

Kandilli Kız Lisesi’nin yanması (Adile Sultan Sarayı) içindeki tüm eserleri, hatıraları ve yaşanmışlıkları ile birlikte anılardaki yerini aldı.

Mart 1986;  gece saat 03:00…

Dayım odaya girdi: ”Kalk çabuk kalk Kandilli Kız Lisesi yanıyor” diye bağırdı. Uyku sersemi ”Uyandırmak için başka bahane bulamadın mı?” dedim. Çünkü sabah oldu sanıp okula gideceğim için beni bu şekilde uyandırıyor diye düşündüm. Maalesef yanıyordu hem de alev alev. Alev almış, koca çivileri fırlatıyordu tepemize. Bütün Kandilli ayağa kalkmıştı, pijamalarla sokaktaydık. Kimimiz hortumları musluğa bağlayarak ağaçları ve evlerimizi ıslatıyorduk. Kimimiz ise itfaiyeye yardım ediyorduk. O gece rüzgarın olmaması daha büyük bir faciayı önledi. Üsküdar, Paşabahçe ve Beykoz itfaiyelerinin hepsi gelmişti. Birden bağrışma oldu ve su bitti!!!  Hiç düşünmeden bütün Kandilli erkekleri hortumları birbirine bağlayıp yokuştan aşağıya saldılar denizden su çekmek için. Bu sorun böylece halledildi ama yangın son sürat devam ediyordu. Sabah 07:30 da yangın söndürülmüş, soğutma çalışmaları yapılıyordu. Tarihten geriye kalan taş dış cepheydi. Her şey yanmıştı. Altın varaklı aynalar, resimler ve daha neler neler… Bir tarih yok olmuştu. Bizim ise üstümüz başımız hatta saçımızın içi bile küllerle kaplanmıştı. Evlerimizi kurtarabildiğimiz için dua ediyorduk bir de can kaybı yaşanmadığı için…

Zaman zaman giderim Kandilli’ye yaşadığımız günleri yad etmeye. Eskilerden az kişi kaldı, beş parmağın beşini geçmez. Yokuştan çıkarken tanıdık yüz kalmadığını görmek üzücü. Oysa eskiden yokuşu bir türlü çıkıp eve ulaşamazdık. Komşulara selam, arkadaşlara selam, bakkala uğra selam, filanca teyzenin ekmeğini eve bırak, radyonun pili bitmiş tekrar bakkala git pil al onu teyzeye bırak derken aradan epey zaman geçmiş. Eyvah annem camda nerede kaldın diye bana bakıyor…. Güzel günlerdi vesselam….

Ne güzel söylemiş Leman SAM;

Kandilli’de bir çilingir sofrası
Balık, roka bir de yanında rakı
İnsan hali saza söze meraklı
Martı uyur, şişe dibi görünür

Aman Muhterem yaman muhterem
Bir muhabbet bin can demek
Buralarda eğlenmek…

 

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!