fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Öykü Kadraj

Yürüyen Ev

Binanın ahşap çatkısı bu oyuna ne kadar dayanacaktı? Yapının sel yatağına oturması, evin içine suların yürümesi işten bile değildi… Yürüyen Ev

Tarih:

on

Yürüyen Ev

İlkbaharda dağdan, taşdan, yarlardan, obuzlardan akıp gelen cılga sular birleşir, yer yer küçük seller oluşur. Bu tür başıboş sular geçtiği yerde yoluna çıkan gelöü (fare), civciv, göden, yılan, tavuk, tavşan, kara lahana, kabak, fasulya, pancar, galdirik, kirmit, sakarca, maydanoz, melücen, mendek, diken ne bulursa çırpar, kırar götürür, zarar verir. Bu suların bıraktığı izler otlar yeniden bitene, toprak yeşille örtülene kadar kalır. İşte böyle bir yağmur mevsiminde Bolaman’ın toprak yollarında biriken çamurlu, bulanık sularda çocuklar oynar; camışlar serinlemeye yatardı… Bu suların böyle bir yararı da vardı.

Çaltı Bey’in evi Çalış köprüsünden ilerde, mezarlık kulağından bir sigara içimi uzakta, Yenipazar’a giden şosenin deniz tarafındaydı. İki katlı; eni, boyu, yüksekliği birbirine eşit, çatısı alaturka kiremit, duvarları ahşap çatkı, arası taş ve tuğla dolgu (hımış) bir yapıydı. Bulunduğu yer dağlardan akıp gelen küçük sel sularının yolu üzerinde ve toprağı da biraz kumlu olduğundan evi yapan Dülgerler, toprağın içinde temeli olmayan, yere dikili taş ayaklar üstünde oturan, ustaların tabiriyle muvakkat bir ev yapmıştı. Bolaman’dan Samsun’a kadar Düzler’de, taşkına karşı evler yerden 40 ila 90 santim yüksek ayaklar üzerine kurulurdu. Hele de Yeşilırmak mansıbına yakın Terme, Çarşamba dolaylarında evlerin tamamı böyleydi. Su geldikçe kazma kürekle ve el yordamıyla açılan arklar ömürlü olmuyor, suyun itmesine dayanamayıp ilk büyük yağmurda dağılıp gidiyordu.

O yıl ilkbaharda taşkın sular bıldırdan beri kaçıncı kere gelip Çaltı Bey’in yerini yoklamış, evin oturduğu taşların altını oymuştu. Altı boşalan döşeme kirişleri oynamış, gacıramıştı. Binanın ahşap çatkısı bu oyuna ne kadar dayanacaktı? Yapının sel yatağına oturması, evin içine suların yürümesi işten bile değildi.

Çaltı Beyi Mehmet cin akıllı, hem de pratik zekalı bir adamdı… Başında hasır fatör şapkası, omuzunda ceketi, güneşten esmerleşmiş yüzü, akşam alacasında elinde kırmızı başlı 200 mumluk küçük boy petromax lüks lambasıyla, bazan da çorabını koncu paçaların üstüne çekilmiş olarak oğlu Nejat’ın bisikletiyle Kale’ye gelir, bisikletin zilini çınlatarak Tonuç’un kahvesinin önünde çardak altında oturanları selamlardı. İri gözlerinde sevimli muzip bakışlarla senin aklından geçeni okumaya çalışan, hatırnaz, konuşkan, demlenmeyi seven Çaltı Beyin hele de rakı sohbetinde üstüne yoktu. Büyüklere “bey, hanımefendi…” çocuklara “küçük bey, küçük hanım” diye hitap ederdi. Ceketinin yan cebinde çoğu zaman okunup katlanmış bir gazete bulunurdu; siyasetten haberli, genel malumatlıydı. Toprak hattı istemeyen, anteni üstünde, transistörlü (portatif) elde taşınan seyyar radyo gibi yeni buluşlara meraklıydı… Yolda yürürken radyo dinlemeyi hele de türkücü Nezahat Bayram’ı dinlemeyi çok severdi. Keyfi yerinde olduğu zaman yoldan geçen yabancı turistleri evinin önünde durdurur, kuşdiliyle anlaşır; elma, ayran, mısır ikram ederdi. Dünyaya meraklı, yeniliğe açık bir insandı.

Bu kadar hünerli Çaltı Beyi ikide bir evine sataşan (!) sel sularına bir çare düşünür de bulamaz mı? Elbet bulurdu ve buldu…

Hani Nasrettin Hoca “dağ yürümezse Abdal yürür” demiş ya; Çaltı Beyi de “selin yatağı değişmezse evin yeri değişir” dedi.

“Bismillah Ya Allah!”

O gün konu komşu ve Yalıköy’den Niyazi Usta yardıma geldiler. Evin taşınacağı yerin ilerisine ırgat kuruldu. Yapının iki yanına halatla gedebuz vuruldu. Üç taraftan takozlarla, kalaslarla desteklenip askıya alınan evin altına felek yağıyla yağlanmış yuvarlak meşe kütükleri sürüldü.

Yürüyen Ev

Yürüyen Ev

Çaltı Beyin “Bismillah ya Allah” demesiyle ve sekiz kişinin ırgatın dört koluna yüklenmesiyle koca yapı kağnı gibi gacır gıcır seslenerek kütüklerin üzerinde yürüdü. Ev kütükten kütüğe geçtikçe arkada boşa çıkan meşe kütükleri ön tarafa koşturuluyordu. Yürüyen ev sel yatağından uzaklaştı. Su vurmayacak bir yere taşındı; hem de çatkısı oynamadan, kirişlere, merteklere, dikmelere, zarar erişmeden… Bir kapısı sıkışmadan, bir pencerenin mustatili karesi çarpılmadan; bir cam, bir kiremit bile kırılmadan. Taşınma bitince nazar duaları okundu, evin üstüne üflendi.

Bu işe Bolaman’da herkes ama en çok çocuklar şaştı, Çaltı Beyi kapıya bir mavi boncuk astı…


Kaynak: Bolaman Araştırmaları Ve Eski Fotoğrafları

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Kime beddua ediyorsun?

Ve başlar iblis beddua etmeye; tam “1000 yıl” sürer bedduası. Nereden bilebilirdi ki, kendisine lanet okuyor! Halbuki vakt-i ezeli de lanet halkası boynuna geçirilmiş bir Şaki idi…

Tarih:

on

Kime beddua ediyorsun?

İblis bir gün cennette dolaşıyordu… Dört büyük öğrencisinden Cebrail ve Mikail isimli meleklerle karşılaştı. Halleri bir garipti… Ağlıyorlardı… Çok müteessirlerdi… Merak etti ve telaşla sordu;

─ Neyiniz var sizin?

Dediler ki;

─ Biz, Levhi Mahfuz da öyle bir şey okuduk ki onun dehşeti kapladı bizi…

Merakla sordu:

─ Ne okudunuz ki?

─ Levhi mahfuzda yazıyor ki; içimizden bir meleğin ayağı kayacak ve Rabbimize asi olacak… Biz de acaba “Biz miyiz o melek?” diye ağlayıp, Rabbimizden af diliyoruz…

─ Öyle şey mi olur, dedi.. Kim bu haddini bilmez?

Soluğu arşın gölgesinde, Ravzai müntehada aldı… Arşın direğine yapışan İblis niyaza başladı:

─ ‘Rabbim! Duydum ki içimizden bir melek sana isyan edecekmiş. Ne olur; bana izin ver ona beddua edeyim….

Kime beddua ediyorsun?

Ve başlar iblis beddua etmeye; tam “1000 yıl” sürer bedduası. Nereden bilebilirdi ki, kendisine lanet okuyor! Halbuki vakt-i ezeli de lanet halkası boynuna geçirilmiş bir Şaki idi…

Ve başlar iblis beddua etmeye; tam “1000 yıl” sürer bedduası. Nereden bilebilirdi ki, kendisine lanet okuyor! Halbuki vakt-i ezeli de lanet halkası boynuna geçirilmiş bir Şaki idi… Gün geldi, Hazreti Adem A.S. yaratıldı… O malum hadiseler yaşandı… Ve isyankar abid melek ortaya çıktı… Halbuki O melek bile değildi… Arşda ve arzda secde etmediği toprak parçası kalmadığı için abidliğinin fazlalığından melekler makamına çıkarılmışdı… İlim vardı ama irfanı yoktu

İrfanı olanlar karşı tarafı suçlamaktan, beddua etmektense hatayı kendilerinde arayıp nadim oldular.

Bu onları alçaltmadı bilakis yüceltti…


İlk minik hikaye denemem. Hadise gerçektir… Üslup bana ait yorum size; hisse almaksa hepimize… Sevgilerimle efendim… Cuma geceniz nur dolsun el fakirüzzzünub…

Devamını oku

Köşe Kadraj

Anne Duası

Musa Peygamber Tur Dağı’na özellikle de her şeyi yaratan Allah ile konuşmak için gelirdi. Allah, Musa Peygambere insanlara ulaştırılmak üzere emirler verirdi. Anne Duası

Tarih:

on

Anne Duası

Musa Peygamber zamanının çoğunu insanlara yardım ederek, onların sorunları ile ilgilenerek geçiriyordu. Hasta ve yalnız yaşayan yaşlılar en çok ilgilendiği insanlardır. Vaktinin çoğunu onlara hizmet ederek geçirirdi. Yemeklerini götürür, temizliklerini yapmalarına yardım ederdi. Birde anne veya babasını kaybetmiş çocuklar vardı ki, onları çok severdi. Bir baba şefkati ile onlarla ilgilenirdi. Heybesinde daima onlar için hediyeler bulundururdu. Mevsimine göre meyveler, kuru yemişler, küçük oyuncakları yanından eksik etmezdi.

Musa Peygamber, yorulduğu ve dinlenmek istediği zaman yaşadıkları şehrin en yüksek tepesine çıkardı. Bu yüksek tepenin ismi Tur Dağı’ydı.

Burada kendisi ile baş başa kalarak dinlenirdi. Tur Dağı’na çıktığı zaman insanlar için Allah’a dua ederdi. Allah, tüm insanların içinden seçtiği peygamberler ile özel bir dil vasıtası ile konuşuyordu. Musa Peygamberle de Tur Dağı’nda yalnız kaldığında konuşuyordu. Musa Peygamber, Tur Dağı’na özellikle de her şeyi yaratan Allah ile konuşmak için gelirdi. Allah, Musa Peygambere insanlara ulaştırılmak üzere emirler verirdi. İnsanların yalan söylememesini, hastalara ve kimsesizlere iyi davranmalarını, başkalarının malını izinsiz almamalarını, insanların birbirleri ile kaba şekilde değil, kibar ve nazik bir şekilde konuşmalarını emrediyordu. Musa Peygamber de bunları insanlara anlatıyor, bu şekilde Allah’ın emirlerine uyanların da öldükleri zaman cennete gideceklerini söylüyordu.

Bir gün Musa Peygamber Tur Dağı’na çıkmıştı. Orada hem dua ediyor bir yandan da Allah ile konuşuyordu. Şimdiye kadar hep insanların sorunları hakkında konuşmuş, kendisi ile ilgili bir şey konuşmamıştı. Uzun zamandır merak ettiği bir şeyi o gün sormaya karar verdi.

─”Allah’ım… Biz kulların bu dünyadaki hayatımızı bitirdiğimizde senin iznin ve emrinle ebedi kalacağımız cennete girmek, orada sonsuza kadar mutlu ve huzurlu yaşamak için gayret ediyoruz. Acaba benim cennette komşum kim olacak?”

─”Ya Musa! Senin cennetteki komşun şu mahallede annesi ile beraber yaşayan kasaptır.”

Bunun üzerine Musa Peygamber bu kasabı çok merak etti ve onu bulmak için yola çıktı. Nihayet aradığı yerde bir kasap olduğunu gördü ve onu ziyaret edip tanışmak için dükkânına girdi. Kasap orta yaşını henüz geçmiş biriydi. Musa Peygamber dükkânına misafir olarak geldiği bu adama kendisini sadece misafir olarak tanıttı ama ismini söylemedi. Kasap dükkânında akşama kadar oturarak adamı izleyen Musa Peygamber çok merak ediyordu. “Acaba bu adam ne yaptı ki Allah’ın bir peygamberine cennette komşu olmaya hak kazandı?” Bu düşüncelerle akşam olmuş, kasap dükkânı kapanmak üzereydi. Kasap, yanına evde pişirilmek üzere birazcık et aldı ve misafirini bu gece evinde kalmak üzere davet etti. Musa Peygamber cennette komşusu olacak bu adamdan ayrılamıyordu. Daha yakından tanımak için davetini kabul ederek birlikte kasabın evine gittiler. Eve vardıklarında kasap Musa Peygamberi evinin en rahat köşesine oturttu. “Efendim, siz burada dinlenin. Müsaadeniz ile birazcık işim var. Birazdan akşam yemeğimizi de hazırlarım, yemek yerken de sohbet ederiz.” dedi ve çekildi. Musa Peygamber adamın ne yaptığını merak etmişti. Uzun bir oda olan evin diğer ucunda adam önce akşam yemeği için getirdiği et ile yemek hazırladı. Ancak birazdan olan hadiseler karşısında şaşkınlığı giderek artmaya başlamıştı.

Odanın bir ucunda duvara bağlı olan ipi çözen adam tavana kadar asılı olan yatak şeklindeki zembili yere indirdi. Ancak o da neydi öyle… Zembilin içinde yaşlı, bir et ve kemikten ibaret olan bir kadın yatıyordu.

Şaşkınlığı ve merakı iyice arttı. Bir an yerinden kalkarak adamın yanına gitmek istedi. Kendini zor tutuyordu ama izleyip işin sonunu görmek daha iyi olacak diye düşündü. Adam zembilde yatan kadının önce elini sonra yanaklarını öptü. Daha sonra kadının yüzünü bir bezle sildi. Kollarını ve ayaklarını ovaladı. Ocakta henüz pişmiş olan yemekten bir tabağa koyarak kadına yedirdi. Misafirinin yanına gelmek üzere kadından müsaade alıp ayrılacakken kadın mırıldanarak bir şeyler söyledi. Bunun üzerine adam gülümsedi ve ayağa kalkarak misafiri ile kendisinin yemeği için sofrayı hazırlamaya başladı. Sofrada Musa Peygamber hayretten adamın yüzüne bakıyor ve adamcağızın “Haydi buyurunuz…” ikazları ile zorla bir şeyler yemeğe çalışıyordu. En sonunda dayanamadı:

─“Aman kardeşim! Bu Nasıl bir hâldir sendeki. Bu zembil ne? İçindeki kadın kim?

Bunun üzerine misafirindeki garip hâlin sebebini anlayan adamcağız, Musa Peygambere her şeyi anlatmaya başladı:

─“Efendim, ben fakir ve garip bir kasabım. Her gün dükkânımı Allah’ın adı ile açar, akşama kadar çalışırım. Akşam olunca da evime gelirim. Bir yaşlı anneciğim var. Ben yokken eve birisi girip ona bir şey yapar diye korkuyorum. Bu nedenle yatak gibi bir zembil ördüm. Annemi oraya yatırırım. Evden çıkacakken onu yukarıya kaldırırım. Eve gelince de hizmetini yapar, yemeğini yediririm.”

─“Peki” der Musa Peygamber “Neden evlenmediniz ev işlerinizde yardım edecek bir hanım ile?”

Adam: “Anneme hizmetimde bir eksikliğim olur veya evleneceğim hanım, anneme iyi davranmaz endişesi ile evlenmedim.” dedi.

Musa Peygamber tekrar sorar : “Anneniz yemeğini yedirdiğiniz zaman size bir şey söyledi ve sizde güldünüz? Acaba ne söyledi size, bunu çok merak ettim?

Adam aklına gelen bu söze tekrar gülümseyerek Musa Peygambere tekrar anlatmaya başladı:

─“Kendimi bildim bileli annemin her sözünü yerine getirdim. Yaşlanınca da her hizmetini kendim yaparım. Çocukluğumdan bu günüme kadar her hizmetimden sonra annem bana ‘Allah seni cennette Musa Peygambere komşu etsin evladım’ der ben de içimden Musa Peygamber kim ben kim? Ben nasıl o Allah’ın yüce peygamberine komşu olabilirim, diye gülümserim.

Bütün bunlara şahit olan ve dayanamayan Musa Peygamber gözlerinden boşalan yaşlar ile; “Ey kardeşim. Sana müjdeler olsun. Annene olan bu sadık hizmetin karşısında Allah annenin duasını kabul etti. Ben Musa Peygamberim. Tur Dağı’nda Rabbime sordum ki ‘Ya Rabbim, bana cennette kimi komşu edeceksin?’ O da beni sana gönderdi.” dedi.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!