fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

Yalnız Kurt

Birbirini çağırarak birlikte üstüne vararak yalnız kurdu Kale’den kovmuşlardı, hâlbuki o da senin gibi benim gibi… Yalnız Kurt

Tarih:

on

Yalnız Kurt

Mevsim, Kasım sonu… Kış yakındı. Günlerdir esen lodos Bolaman’ı toza toprağa bulamış, denizi kıyıdan sürüp kumsalı uzatmıştı. O yıl ağaçların son kalan yapraklarını da bu lodos aldı. Kale’yi çevreleyen dağlarda yeşil kalmamış, toprak görünmüştü ama Akise’nin denize bakan, denizin nemiyle nemlenen yüzünde hala yeşil yerler vardı. Süleyman Bey’in tepesinden Karadeniz’e doğru uzanan çamlar, dağın yeşil gözleri bulutları, yağmuru özlemiş de neredesin, ne zaman geleceksin der gibi, yolunu gözler gibi rüzgârla eğilip kalkıyor, çam kozalakları iğne yaprakların arasından bir görünüp bir kayboluyordu.

Toz kaldıran kuru sıcak lodostan, insanlar kadar hayvanlar da bîzardı. Kediler, köpekler, kuşlar, inekler, camışlar ve en çokta ördekler. Çeşme ayağında şırıl şırıl uzanan cılga su yolunu üfleyip kurutan lodos rüzgârı, ördeklerin çok sevdikleri, yıkanıp çimdikleri oyun yerini ellerinden almıştı. Kale’de sabahları çağrışan asabi ördek sesleriyle uyanıyorduk.

Lodos inat ettikçe kaç asırlık denizci tecrübesiyle konuşan Bolamanlı reisler “Hava kar topluyor” dediler… Kale halkı lodos günlerinde odun kırarak, soba kurarak, kabuk yığarak kışa hazırlık yapmıştı.

Derken lodos kesildi, hava kuzeyden esti, soğuk rüzgârlarla soğuk havalar geldi. O gün ikindiüstü en çok çocukların özlediği kar, ince ince yağmaya başladığı zaman evlerde sobalar çoktan yanmıştı, bacalar tütüyordu. Önce ağaçların gövdeleri, dalları, mısır çitleri, alaf yığınları, kumsalda çekili kayıklar ve kiremit çatılar kar tuttu, beyazladı. Tabiat ana resmi boyamaya başlamıştı. Kar arttıkça sokaktan el ayak çekildi, dışarda buymaktansa soba başında uyumak daha güzeldi. Çocuk, konağın penceresinden yağan karlara bakıyor, hayalinde kartopu oynayıp kardan adam yapıyordu.

Bulutlar yere yaklaşmış, Akise’nin Alahman’ın ve Kömürlük Dağı’nın başını duman almıştı. Vakit akşamdı ama havada gri bir aydınlık vardı. Kale çarşısı, Odayanı beyaz ve sessizdi, karda Kale bir başka güzeldi.

Yalnız Kurt, Osman Kademoğlu

Birden anayolda karların oluşturduğu beyaz sisin içinden çıkarak yaklaşan bir kurt peydah oldu.

Birden anayolda karların oluşturduğu beyaz sisin içinden çıkarak yaklaşan bir kurt peydah oldu. Kurdun gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Bir durup bir yürüyor, başını eğerek toprağı kokluyordu. Çocuk heyecanlandı, soğuktan buğulanan camı elinin tersiyle sildi ve alnını cama dayadı. Gözlerini iri iri açarak baktı; yaklaşan gri tüyleri karlı, boynu kalın, kulakları dik, göğsü geniş, beli ince, kuyruğu enlice, pençeleri iri iri, çenesi uzunca bir bozkurttu, çocuğun içi ürperdi.

Tabiat bilgisi kitabında ve çocuk ansiklopedisinde resmini görmüştü ama hayatında ilk defa canlı bir kurt görüyordu.

Kale’ye inen kurt ilkokul okuma kitabında Ergenekon efsanesini betimleyen resimdeki bozkurda çok benziyordu. Kurtların karlı havayı sevdiğini ve sürü halinde gezdiğini duymuştu. Evet, bu bir bozkurttu, karlı havayı sevdiği belliydi. Peki ama neden sürüden ayrılıp tek başına Kale’ye gelmişti? Çocuk bu vahşi ve güzel hayvana karşı bir acıma hissi duydu. Yiyecek arayan kurt kimsesizdi, yalnızdı, belli ki karnı çok açtı, belki de aç yavrularına yiyecek bulmaya çıkmış bir asenaydı. Elinden gelse kurda ekmek atacaktı ama kurt konaktan uzaktı. Camı aralayıp kurdu pencerenin altına çağırsa vahşi hayvan acaba bu çağrıyı anlar mıydı yoksa ürküp kaçar mıydı? Dahası kurt nasıl çağrılır onu da bilmiyordu. Bir ıslık çalsa? Ya ıslığı duyan köpekler gelirse işte o zaman kıyamet kopardı. Bolamanlılar kurdu düşman bilir ve canavar derlerdi sakın ola biri görür de garip kurdu çifteyle vurmaya kalkarsa diye aklından geçti, bu düşünceyle yüreği titredi. En iyisi Kale’ye kurt indiğini kimseye söylememekti.

Efsaneye göre en büyük dedelerine Ergenekon’dan çıkış yolunu gösteren bu güzel hayvanı uzaktan seyredecek, varlığını kimseye haber vermeyecekti.

O akşam hava kararıp dışarsı görünmez olana kadar konağın penceresinde oturdu, gözleri cama dayalı arkadaşı kurt gözden kaybolana kadar bekledi. Ertesi sabah uyandığında gece yağan karla ortalık beyaza kesmişti. Çocuk diz boyu karlara bata çıka sırtında bir çift odunla okula gitti. Başı dumanlı yolu karlı Akise’den, Laleli’den, Alahman’dan, Kömürlük’ten öğrencilerin çoğu gelmemişti. Mehmet Şen öğretmen “Okul tatil oldu, haydi hepiniz doğru evlerinize” dedi. Çocuk merak ediyordu. Dün gördüğü kurdu başka gören var mı diye soruşturdu. Kimse bilmiyordu. Kurdu gören yoktu ancak çocuklardan biri gece yatsıdan bir saat sonra Kale uykudayken uzun bir süre köpek havlamaları ve köpek seslerine karışan vahşi bir hırlama duyduğunu sonra seslerin gittikçe uzaklaşarak kaybolduğunu söyledi. Belki de Kale’nin köpekleri havlayıp haberleşerek birbirini çağırarak birlikte üstüne vararak yalnız kurdu Kale’den kovmuşlardı, hâlbuki o da senin gibi benim gibi bir Bolaman çocuğuydu…

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!