fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

Venüs ve Aşk Meleği

Aydınlık bir köşede keski ve çakı benzeri basit aletlerle “Venüs ve Aşk Meleği” tablosunu taşa çizerek yontmaya başladı. Venüs ve Aşk Meleği

Tarih:

on

Osman Kademoğlu

Venüs ve Aşk Meleği tablosunu taşa çizmek…


İlkokulda el işi dersinde iki şişle yün örgü, kartondan piramit, koni, küp, araba, kağnı modelleri, beşik çatılı evler… Renkli el işi kâğıdını katlayıp keserek çiçek ağaç vb. süsleme işleri, defterlere kenar süsü, duvarlara tarih şeridi, yağmur kar oluşumunu, bulutları, yönleri gösteren ve rüzgâr adları yazılı betimlemeler yapılırdı.

Bolaman ilkokulunda, başka ilkokullarda olmayan bir şey daha vardı. El işi dersinde taş üzerine yontma ve kabartma desenler işlenirdi. Süleyman (Hazne) Be’in tepedeki evinin önünde, bahçede, duvar diplerinde her biri yaklaşık 25x 35×12 cm büyüklükte kesilmiş beyaz taşlar vardı. Bu taşların bir kısmı yosunlaşıp yeşillenmişti. Çakıyla keskiyle yontulabilen bu yumuşak taşlara “pur taş” denirdi. Büyüklerden duymuştum. 1938 Erzincan depreminde Süleyman Bey’in evi epeyce hasar görmüş, depremden sonra ev tamir edilirken duvarlarda bu taş kullanılmış. İnşaattan artan taşlar bahçede, duvar diplerinde unutulup kalmıştı.

Çocukların mile ve topaç yaptığı pur taş yontuya uygun olduğu için okulda el işi dersinde de kullanılıyordu.

Ben, Tahsin Hazne, Hikmet Şensu… Biz üç arkadaş pur taştan bir Atatürk büstü yapmaya karar verdik. Mehmet Şen öğretmen projemizi onayladı. Tahsin Hazne taşların en büyüklerinden birini seçti getirdi. Her şey iyi gidiyordu. Büstün omuzları, göğsü ve başı şekillenmiş, ceketin yakaları boynundaki kravatın kabartısı çizilmiş, kaba yonuşu ortaya çıkmıştı. İşin asıl ince el hüneri isteyen yüz ve beden ayrıntılarına sıra gelmişti. Elde tutulan keskiye vuracak yerde kaza eseri taşa inen bir çekiç darbesiyle büstün başı kırılmasın mı? Bütün hayallerimiz o anda suya düştü. Öyle ki birkaç gün üç arkadaş birbirimize küs kaldık konuşmadık…

Pur taşı işleyecek asıl sanatkâr aradan birkaç yıl geçtikten sonra yine Bolaman’da ortaya çıktı. Kardeşim Mahmut (Kademoğlu) lisede edebiyat öğretmeni Şair Behçet Necatigil’in öğrencisi ve sanat duyarlığı yüksek bir Bolaman genciydi. Mahmut ilgi duyduğu eserlerini merak ettiği Avrupalı meşhur ressamları anlatan renkli baskı bir kitap almıştı. Sanatkâr ruhlu kardeşim işte o kitapta gördüğü bir tablodan çok etkilendi. Bu İspanyol ressam Valaskes’in “ Venüs ve Aşk Meleği ” ya da “Rokebi Venüsü” adlı tablosuydu. O yaz okul tatil olduktan sonra Mahmut Kale’ye geldi.

Süleyman Bey’in evinin yanından büyücek bir pur taş alarak konakta büyük odada pencereye yakın aydınlık bir köşede keski ve çakı benzeri basit aletlerle “ Venüs ve Aşk Meleği ” tablosunu taşa çizerek yontmaya başladı.

Sanat

Venüs Ve Aşk Meleği

Her gün yüzmeden dönüşte Mahmut etrafı fazla tozutmamak için yere bir gazete kâğıdı veya bir örtü yayarak taşın başına oturuyor, saatlerce sanatına dalıp gidiyordu. Belki bir ay belki bütün yaz tatili boyunca uğraştı. Sonunda gerçekten nefis bir rölyef (kabartma) sanat eseri ortaya çıktı. Güzelliğini görsün diye Venüs’e ayna tutan aşk meleği ile yatağına uzanmış, Venüs figürü üç boyutla derinlik kazanmış. Sanki canlanmış, konağa iki yeni misafir gelmişti. Gördüğümüz sanat eseri karşısında biz bütün ailemiz şaşırıp kalmıştık. Kardeşim Mahmut’un keşfi olunmamış, gizli kalmış sanat yeteneği Bolaman’ın pur taşıyla bir araya gelince hayat bulmuştu. Adeta antik rölyeflere yakın değerde bir eser ortaya çıkmıştı. Bu rölyef yıllarca konakta büyük odada bir köşede sergilendi, durdu. Gelip giden konukların çok ilgisini çekiyordu.

O yaz Mahmut Kale’ye gelmemişti. Sanıyorum 1962 yazında masmavi eşsiz güzellikte bir gündü. Öğlen vakti püfür püfür poyraz eserken Fatsa yönünden resmi plakalı bir siyah Villiz kaptıkaçtı geldi. Ben pencerede oturmuş, konağın önündeki dut ağacının yaprakları arasından göründüğü kadar dışarıyı seyrediyordum. Arabadan çıkan takım elbiseli kravatlı 3 kişi Garipöldüren Çeşmesinin başında durup konağa bakmaya başladılar. Gelen geçen insanların özellikle Avrupalı turistlerin konağın resmini çekmelerine, durup uzun uzun bakmalarına alışmıştık. Bu çok olağan bir şeydi ama devlet memuru adamların tarihi konakla ilgilenmeleri alışılmamış hatta görülmemiş bir şeydi. Bu arkadaşların konağa dik dik bakmaları beni kuşkulandırdı. Adamlardan biri çeşmenin karşısında Hüsemoğlu Yaşar’ın işlettiği kahveye gitti. Kahveciyle bir şeyler konuştu. Pencerenin altına gelen Yaşar Beyler; “Evi gezmek, içini görmek için izin istiyorlar.” dedi. Hemen anneme danıştım, tekrar pencereye gelerek; “Buyursunlar.” dedim.

Misafirler Sinop müzesinden geliyorlarmış. Antik ve etnografik malzeme aramak ve toplamak için Sinop’tan Sarp’a kadar tarama gezisi yapmak üzere yola çıkmışlar. Müzecilerden biri İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü mezunu, eski eser uzmanı 25 yaşlarında bir gençti. Kiliseden başlayarak, konağın altındaki ahırı ve sonra da üst katta sofayı ve odaları bir bir gezdiler. Kapıları, kilitleri, dolap kapaklarını, ocakları, tavanları incelediler. Deniz tarafında büyük odada oturuldu, misafirlere çayla birlikte annemin evde hiç eksik etmediği cevizli kakaolu pasta ve portakallı kurabiye ikram edildi. Hoş beşten, sanat ve müzeciliğin önemi üzerine konuşmalardan sonra memurlar tam vedalaşıp gidiyorlardı ki eski eser uzmanı genç birden durdu.

Mahmut’un taş üzerine oyma “ Venüs ve Aşk Meleği ” rölyefini gördü.

Büyük odanın kuzey duvarındaki üstü kemerli yuvarlak nişte (rafta) duruyordu. Genç müzeci rölyefin önünde diz çökerek eğildi, saygısını göstermek ister gibi eseri el sürmeden hiç dokunmadan incelemeye başladı. Bütün ayrıntılarını inceledi. Eski eser uzmanı arkadaş büyülenmiş gibiydi. Önemli bir eser bulmuş olmanın gururunu taşıyan ciddi yüz ifadesiyle “Bu antik parçayı nerede buldunuz? Bizans ya da daha önceki dönemlerden kalma olabilir ben bunu Sinop Devlet Müzesi adına sizden almak zorundayım ve antik eseri aldığıma dair size bir belge verebilirim.” dedi.

Venüs ve Aşk Meleği

Konakta büyük odada rölyefin bulunduğu yer

Argun ağabeyim “Efendim bu antik bir parça değildir, bunu birkaç yıl önce bizim biraderimiz Mahmut yaptı.” dedi. Eski eser eksperi genç adam Argun ağabeyin sözlerine inanmamıştı. Antik eseri vermemek için yalan bir bahane uydurduğunu sanıyordu. “Hayır efendim bu antik dönemden kalma nadir bir esere benziyor, belki bin yıllık belki daha eski çağlardan kalma olabilir. Bunu sizin kardeşiniz yapmış olamaz, müzeye vermek istemeyişinizi anlıyorum ama yasalar buna izin vermiyor. Toprak altında veya toprak üstünde nerede olursa olsun bulunan antik eserlerin mülkiyeti ve teşhir (sergileme) hakkı da bölge müzesine aittir ve bu gibi eserlerin yeri müzelerimizdir. Bunu sizden almak zorundayım.” diye ısrar edince Argun ağabey gizliden gülerek “Beyefendi mademki bana inanmıyorsunuz o halde devletin yasa gücünü kullanarak bunu alabilirsiniz ama bir yazılı mahkeme kararı getirene kadar ben bu eseri size vermiyorum. Buyurun alabilirseniz alın.” dedi.

Venüs ve Aşk Meleği

Mahmut’un yaptığı rölyefin resmi

Beklemediği bu yanıtı alan eski eser uzmanı rölyefin resmini çekmekle yetindi, hevesi kursağında kalmıştı. Belki de bir antik eser bularak mesleğinde yükselmek hayali kuruyordu. Yüreği buruk ve kızgın “Bekleyin görün bunu nasıl sizden alacağım.” der gibi güvenli bir edayla konaktan ayrıldı ama her nedense kendisinden bir daha hiç haber almadık.  Belki de rölyefin resmini gören gerçek bir antikite uzmanı onu bu sevdadan vazgeçirmiş, Valaskes’in 1640’larda yaptığı Venüs ve Aşk Meleği ’nin taşa oyulmuş kopyasının antik bir eser olamayacağını öğretmişti. Kardeşim Mahmut’un bu eseri ne yazık ki konağın restorasyon öncesi sökümü sırasında belki de daha önce sırra kadem bastı, kayboldu…




Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!