fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

Rus Casusu Karaya Çıktı!

O yıllarda dış politikada Amerika’yla ve Nato’yla flört eden Türkiye üzerinde Sovyet (Rus) tehditleri söz konusuydu. Sovyetler Birliği casuslarının gizlice Karadeniz kıyılarına çıktığı ve geceleri Rus denizaltılarıyla yanıp sönen mors feneriyle haberleştikleri söylenceleri dolaşıyordu.

Tarih:

on

Rus Casusu Karaya Çıktı

İkinci dünya savaşı bitmişti ama savaşın acıları gibi tehlikeleri de henüz tam geçmemişti. Denizde savaştan kalan serseri mayınlar vardı.

Yalıköylü balıkçılar bu mayınlardan birini kıyıya getirmiş, içindeki patlayıcı maddeyi çıkarıp bombayla balık avlamakta kullanmak amacıyla, İngiliz anahtarı ve penseyle açmaya çalışırken mayın patlamış, kayıkhane parçalanıp havaya uçmuş, mayını açmaya çalışan iki balıkçı da hayatını kaybetmişti. Denizden gelecek tehditlere karşı sahillerde sıkı güvenlik önlemleri uygulanıyordu. Bir yerden bir yere deniz yoluyla gidenlerin karaya çıkmadan önce iskeleye yanaşıp kimlik göstermeleri, ne için geldiklerini, kalacakları adresi belirterek liman reisinden onaylı çıkma kağıdı almaları gerekiyordu. Denizde dolaşan teknelerin bayrak taşıma zorunluluğu vardı.


Bayraksız dolaşan kayığın başına gelenler hoş bir Karadeniz fıkrası gibidir:

Balıkçı reisi Fehmi Ağa takanın kıçına bayrağı toka etmiş, bir başka kayığı da halatla yedeklemiş giderken kıyıda gözcü duran asker tüfeği kaldırıp takaya ateş açar; sonra da iki sırça parmağını ağzına sokarak çaldığı keskin ıslıkla “kıyıya gel” diye işaret eder… Hikayenin gerisini Fehmi Ağa’dan dinleyelim:

─ Baktım asker suluk ediy (ıslık çalıyor), moturu ağır yola alıp gıyıya yanaştım… Dedim: “Ula askerağa ne ettik saa ateş edeysun baa!..”

Asker dedi:

─ Bayraksız gezmek yasak! Arkadaki kayıkta bayrak yoktur!

Fehmi Ağa bu soruya içeryip, takanın kıçındaki bayrağı göstererek…

─ Ula ha bu bayrak değil mi, arkada bağlı gayıkta bayrağa ne hacet? O gayık Urus (Rus) olsa bile say ki ben oni yesir ettim, bağladım götüreyrum…


Gerek görüldükçe yapılan sivil savunma tatbikatları…

O yıllarda dış politikada Amerika’yla ve Nato’yla flört eden Türkiye üzerinde Sovyet (Rus) tehditleri söz konusuydu. Sovyetler Birliği casuslarının gizlice Karadeniz kıyılarına çıktığı ve geceleri Rus denizaltılarıyla yanıp sönen mors feneriyle haberleştikleri söylenceleri dolaşıyordu. İşte böyle bir gece denizde mors ışıkları (pırıldak) görüldüğü ve karaya Rus casusu çıktığı duyuldu.

Haberi alan bir grup Bolamanlı köylü, silahları kaptıkları gibi casusu yakalamak için gece karanlığında elde fener dağlara kıyılara yayılmış sonra da sabah çarşıya (Kale’ye) gelmişlerdi.

Yakın geçmişte topraklarımızda büyük savaşlar yaşandığı için memlekete dışarıdan gelecek tehditlere karşı halkın duyarlığı ve savunma refleksi çok kuvvetliydi. İşte, gerek görüldükçe yapılan sivil savunma tatbikatları “yaşı askerlik çağını geçmiş olan vatandaşların savaş halinde tehdit ve tehlikelere karşı hazır ve uyanık bulunmaları” için yapılıyordu. Aşağıda anlatılan benim çocukken Kale’de tanık olduğum bir sivil savunma tatbikatının (uygulamasının) öyküsüdür.

O yıllarda Çanakkale’nin İstiklal Savaşı’nın gazi askerleri hayattaydılar. Haftada bir Cuma pazarına Kale’ye gelirlerdi. O insanların kıymetini bilemedik. Onlarla konuşmalı, savaş anılarını dinlemeli, not etmeliydik.

İstiklal savaşına katılan Bozlakoğlu Abdullah, Bozdoğan’dan Dursun Çavuş, sıhhiye çavuşu Osman Dayı (Meletoğlu), Kavrazlı Hasan ağanın Şükrü Çavuş, Buharalı Deli Niyazi, Cincinin Mehmet bir de “Mustafa Kemal Paşa’yı Sakarya’da cephede yanıbaşında sırtında sade bir asker kaputuyla..” gördüğünü anlatırken gözleri yaşaran Tonuç Mustafa emmi…

Bunlar İstiklal Savaşı’na katılan, isimlerini hatırladığım Bolamanlı kahramanlar. Kim bilir adları unutulmuş daha ne gaziler ne şehitler vardır… Mekanları cennet olsun..

Sesler mi duydu yoksa rüya mı görüyordu, bir Osmanlı marşıydı söylenen

Yıl 1952 ya da 53… Aydınlık bir sonbahar sabahı, saat erken, dokuz yaşında çocuk konakta uyuyorken uyandı birden; sesler mi duydu yoksa rüya mı görüyordu, bir Osmanlı marşıydı söylenen. Duyduğu kimin sesiydi bu eski Osmanlı marşını söyleyen? Çocukluk bu ya, yataktan fırlayıp koştu pencereye. Ne görse iyi; sayısı belirsiz… Belki yüz belki de ikiyüz Bolamanlı köylü dizilmişler, yürüyüş kolunda, üçer üçer ve omuzlarında mavzer, bellerinde kasaturayla sert adımlarla yürüyorlardı. Sanki yeniden ondokuz yaşındaydı her biri ve asker ocağında edilen yemin kadar kutsal bir marşı haykırarak söylüyorlardı:

"Annem beni yetiştirdi bu ellere yolladı,
Alsancağı teslim etti Allaha ısmarladı,
Boş oturma çalış dedi hizmet eyle vatana,
Sütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmana"...

Yaşları kırkbeşden yukarı ve yetmişden aşağı… Hani askerde ihtiyat denilenler var ya, işte onlar boy sırasına göre dizilmiş düzenli; kimi kısa, kimi orta, kimi uzun boylu ama hepsi de soylu mu soylu. Varıp gelmişler uzak yakın köylerden sivil savunma tatbikatına. Değil mi ki “devlet baba çağırmış görev başına.”

Lamı cimi yok gitmelisin arkadaş: Tarlada çalışan elindeki kazmayı, çapayı, beli bırakmış; oduncu baltayı, tırpancı tırpanını, demirci çekici elinden atmış; çoban koyunları Çomar’a emanet etmiş, atlı inmiş atından… Çatıyı aktaran kiremitçi çatıdan, balıkçı ağını; kayıkçı küreğin topuzunu, yelkenci yelken ipini, dümenci yekenin sapını bırakıp çekmiş bastırmış kayığını kumsala ve cümle esnaf, köylü, çiftçi uyarak devletin çağrısına katılmak için sivil savunma tatbikatına koşup yetişmiş, gelmiş Bolaman çarşısına.

Kasketli, poturlu, ayağı kara lastikli, çarıklı, ak yün çoraplı köylüler; gözüpek emekçiler, cesur mu cesur, er mi er. Kimi Çanakkale’den şehit oğlu, kimi Sakarya’dan gazi… Hepsi de Mustafa Kemal’in askeri. Çıkıp gelmiş gibi otuz, kırk yıl öncesinden; Sakarya’dan, Arıburnu’dan, Anafartalar’dan… Manga manga ve bölük bölük uygun adımla sarsarak Bolaman çarşısını, yürüyüp geçtiler Odayanı’nı, dağlara doğru uzaklaştılar…

"Annem beni yetiştirdi bu ellere yolladı,
Alsancağı teslim etti Allaha ısmarladı"...

Sesleri yankılandı Akise’de, Alahman’da, dere içlerine yayıldı, fındık dallarına takıldı kaldı. O gün bu gün o sesler hiç yitmedi karıştı kâh Bolaman ırmaklarının uğultusuna, kâh denizin çağaltısına…

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!