fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

Kale’de Poyraz

Poyraza karşı konuşulmaz, sesi alır uçurur ne dediğin duyulmaz. Poyraz esen yerde yüksek sesle konuşmak, yetmezse bağırmak gerekir. Kale’de Poyraz

Tarih:

on

Kale'de Poyraz

Deniz beldesi Kale’de lodos, karayel, yıldız, kıble, poyraz, keşişleme bir de dere içlerinden denize doğru esen dışarı (ırmak) rüzgârları Bolaman yaşamında günlük hayatı, insan ruhunu etkileyen doğa olaylarıdır.

Kale’de Temmuz sıcağından kaçıp sığınacak iki yer vardı. Biri iskele biri de aşağı kahvenin önünde çardak altı. Orada poyraza karşı oturulur, çayına tavla oynanır ama sen sen ol zarları alçak at, fazla uçma. Ola ki poyraz yüksek uçan zarları alır, tavla tahtasından uzaklara savurur. Artık işin yoksa zarları bulmak için diz üstü çök, kumları eşele dur! Muzip poyraz, zarları alıp saklayarak birçok “iki mars bir oyuncu” usta tavlacıları bile bezdirmiş, yenmiştir(!) Daha çok serinlemek için kumsala yayılan dalga köpüğünde yalınayak koşarak, gömleğin arkası balon gibi şişerek, saçların uçuşarak bir koşu yapılır, yüzüne denizden tuzlu serpinti gelir, serinlenir. Bizim çağımızda çocukların rüzgârda saçlarını uçurması, paçaların, eteklerin denizde ıslanması çocukları mutlu eden, mutlu olmaya yeten bir oyundu. Erkek olsun kız olsun saçlarını açıp rüzgara vermek hem spor hem eğlencedir.

Rüzgarda uçuşan saçlar doğayla kucaklaşmak, özgür olmak duygusu verir. Köpüğünü kumsala bırakıp geri çekilen dalgaların peşinden denize koşar, yeni bir dalga gelirken ıslanmamak için önünden kaçarsın. Bilmem, şimdi hala bu oyunlar oynanıyor mu? Saçlar özgür uçuşuyor, giysiler ıslanıyor mu?

Kale’de esen poyraza Kaleli kayıkçılar aldırmaz, poyraz denizinden kimse korkmazdı. Bu rüzgâr gün batıya giden fındık yüklü çektirmelerde, guletlerde; elma, armut, karpuz çeken takalarda yeke tutan reislerin gözdesiydi. Çünkü poyraz denizi bir tehlike arz etmez, üstelik kayığa beş altı mil yol verirdi. Yelken dönemine yetişmiş Bâki Reis, Çıtıl Aptulla, İlyas Reis, Medreseli Gebeşoğlu, Keskin Şükrü, Altınbaş Hamdi, Kibar Reis, Acanın Mehmet, Vonalı Hantal Reis, Yalıköylü Pala İsmail, Niyazi Karadeniz, Fatsalı Çaparcı Sabit Özdeniz, Vonalı Hamsici Bekir Reis, Fehmi Aga, Karanlık Mehmet, Zencirli Ali Reis gibi bilinen en eski yelkenciler “Dümeni bağla kendi haline bırak, nasıl olsa poyraz esiyor kıyak…” derlerdi.

Kale'de Poyraz, Osman Kademoğlu

Kale’de Poyraz

Poyraza karşı konuşulmaz, sesi alır uçurur ne dediğin duyulmaz. Poyraz esen yerde yüksek sesle konuşmak, yetmezse bağırmak gerekir. Üstüne üstlük bir de kumsala yayılıp hışırdayan dalga sesi var ya o da işin cabası. Karadenizlilerin genelde hep bağrışarak konuştuklarının nedeni bence budur. Rüzgâra ve deniz sesine karşı konuşmak bir de dağdan dağa seslenmek bu yiğit adamların ve yiğit kadınların genetiğine yazılmıştır. Eğer rüzgârla aran yoksa “Poyraz adamı sersem ediyor nefesini kesiyor.” diyorsan Odayanı’na gidersin. Oraları poyraz almaz, sessiz ve sıcak olur. Hayri dayının bakkalı, Ali Bey’in Fatin manifaturası, Aptullah ustanın kunduracı dükkânı, dilsiz Sami’nin fırını, terzi dükkânı oturup yarenlik edecek oyalanacak yerler… Bunlardan hangisine gidersen “Hoş geldin buyur otur.” derler. Bir çay, gazoz ya da kahve ikram ederler.

Dükkânlara gitmekten çekinirsen başka yerler de var; Bahriyeli berber Mustafa dayının bir köşesinde berber koltuğu ve çerçevesi oymalı berber aynası bulunan tahta tabanlı kahvehanesi veya Hikmet Hazinedar Bey’in evinin önünde yeri çakıllı, asması üzümlü çardak altı hem rüzgârsız hem gölgeli. Meletoğlu Osman dayının kuş yuvası gibi dört köşe ve taş ayaklar üstünde yerden yüksekçe, teneke çatılı dükkanında oturacak yer yoktur ama dükkanın önünde zeytin ve pirinç çuvallarının yanında durup dikilip sohbet etmek serbesttir. İstersen orada bir saat kalırsın ama Osman dayıdan ya şakadan bir fırça yer (!) ya bir nasihat alırsın bir de hediye boyalı şeker.

Poyraz, haşin Karadeniz ikliminde gergin havanın hışmını alan, gündüz esen gece uyuyan rüzgârdır.

Balıkçılara havanın nasıl olacağını haber verir. Yazın poyraz esmezse ardından ya yağmur gelir ya da hava kaçık yapacak, yıldız veya karayel esecektir. Gece ay batımında ve sabah erken bulutların şeklinden, gökyüzünün renginden poyrazın esip esmeyeceği belli olur. Sabah saat ona yakın deniz yüzeyinde beliren rüzgâr çizgileri Boklutaş’ın yanından ağrı Kale’ye gelir. Sabah erken deniz sakinken poyraz kıyıya yetmeden çocuklar sabah yüzmesi için denize koşar. Rüzgâr erişince çocuklar sudan çıkar, kumsalda oyun başlar. Giderek artan rüzgâr öğlen vakti en sert esintisini gösterir. Poyraz denizinde dalgaların arası yakın, yüksekliği az ve dalga şekli koniktir. Poyraz, denizin yüzünü etkiler, derine inmez dip kumunu kaldırmaz, suyu bulandırmaz. Dalganın bir yanından öbür yanı berrak camgöbeği rengi kristal bir prizmadan bakar gibi net görünür.

Kale'de Poyraz

Kale’de Poyraz

Poyrazın en hırçın zamanı Yağyakacak’tan beride iskele yanında kumsaldan biraz açıkta kıçtan kuma saplanmış bir kayık küreğine halatla bağlı ve başı denize yukarı, poyraza doğru demirli aynakıç ve çırnık kayıkları beşik gibi salladığı, kayıkların başını kaldırıp kaldırıp yeşil sulara vurduğu, dalga tepelerinde uçuşan su damlalarında renkli tayfların oluştuğu zamandır. Poyrazın bir aksiliği denizanalarını kıyıya atmasıdır. Öğleden sonra üçte artık yorulan rüzgârın hızı kesilir, gitgide yavaşlar, yatışır hatta yılışır. Dalgaların sivri tepeleri kırılır, kaybolur. Deniz kumsalı yıkamaktan, kayaları dövmekten vazgeçer. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın yaz günü deniz dibinden kum kaldırmaya, kayalardan yosun yolmaya, kayıkları karaya vurmaya gücünün yetmediğini anlamıştır. Yarın yine görüşürüz der, elini denizden çeker. Kale’ye veda eder, sabah geldiği kuzey doğu yönüne doğru çekilir gider. Akşam gün batımına yakın ufuk morarırken poyrazdan kalan son dalgacıklar dere içlerinden esen dışarı rüzgârıyla tersyüz edilir, açıklara sürülür. Deniz durulur, dümdüz olur. Hani karıncalar su içer derler ya aynen öyle olur.

Geriye dere rüzgârıyla ürperen sessiz bir deniz kalır.

İşte tamda o saatler Bolaman’da gezinme zamanıdır. Kale’den Çalış Irmağı köprüsüne kadar kolkola yürünür. Sabah otlamaya gitmiş mallar Hami Bey’in, Rahime Hanım’ın, Meletoğlu Osman Dayı’nın, Yerebasmaz Hafızın ve Fatma (Şimşek) Nene’nin (Dursun dayının) malları; inekler, camışlar, danalar, kısraklar ve kısrakların peşi sıra koşturan taylar Kale’ye dönmektedir.  Malların yanında sırtında alaf balyası, elinde girebi ve sopayla kimi erkek kimi kadın ama hepsinin yüzü güneş yanığı, teni esmer mal çobanları gelir. Gidenler ve gelenler birbirine selam verir. Çalış Irmağı köprüsünde demir korkuluklara yaslanarak sigara yakılır, manzaraya bakılır. Yaklaşan gece gödenlerin, ağustos ve ateş böceklerinin eğlence zamanıdır. Irmak kenarından göden sesleri, ırmağın ardından lacivert dağlardan çiçek kokuları gelir. Akşam rüzgârıyla mısırlar salınır, vadiden esen ırmak rüzgârının ılık serinliğinde ürpererek, eflatun ve mor renkli akşam alacasında Kale’ye dönülür.

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!