fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Öykü Kadraj

İsmail Hakkı Kaptanın Rüyası

“Tanrı bunu bana malum etti ama kimbilir olacağı ne vakte takdir etti, günü gelir onu da bu aciz kuluna elbet gösterir” diyerek ellerini yüzüne koyup alnından çenesine kadar indirdi, yüzünü sıvazladı…

Tarih:

on

İsmail Hakkı Kaptanın Rüyası

Bandırma Vapuru süvarisi İsmail Hakkı Kaptan Üsküdar’da üç katlı tahta bir evde oturuyordu. 1919 yılında bir nisan günü akşam eve geldi, yorgundu. Arnavut kaldırımlı sokakta çeşmesi şırıl şırıl akan, üst katından denize bakan tahta evde pencerenin önündeki sedirde uyuya kaldı. Gece esen serinde ve uykusunun en derin yerinde bir rüya gördü. Rüyada;

İsmail Hakkı Kaptanın süvarisi olduğu kara bordalı vapur harb-ı umumide (birinci dünya savaşı) savaşan ordulara silah ve cephane taşıyordu. Silah ve cephane yüküyle ağırlaşan gemi sabah alacasında sessiz ve ismi bellisiz bir denizde güneşin doğacağı ufka doğru ilerliyordu. Sancakta (sağ yanında) hayal meyal görünen dağlar vardı. Kaptan barometreye baktı… Barometre düşüyor, fırtına yakındı. Bulutların arasından sızan şafak şavkıyla kızaran sularda silah ve cephane yüklü vapuru batırmak için pusuya yatmış ve top namlularını uzatmış çelik gövdeli düşman savaş gemileri bekliyordu. Elinde dürbünle düşman subaylar yaklaşan vapurun yolunu gözlüyordu. Tam o sırada İsmail Hakkı Kaptan güvertede, ayakta başı dik ve yüzü sağ yanındaki dağlara dönük kalpaklı bir adamın varlığını fark etti. Kalpaklı adam kimdi? Vapurda bu tanıma uyan bir yolcu yoktu. Birden çelik gemiler ufku saran dumanın içinden çıkarak hızla yaklaştılar. Ocakları alev alev ve bacaları kara dumanlı iki düşman savaş gemisi kara bordalı vapura ateş açtılar. Köprü üstünde duran İsmail Hakkı Kaptan korkusuz ve mertti, çelik kadar soğuk ve sertti. Yürekten inanıp iman ettiği bir şey vardı; mutlak Hızır yetişecekti… Ve beklediği oldu. Güvertede az önce kalpaklı adamın durduğu yerden göğe yükselen bir ışık huzmesi şimşek olup çakıyor, denizi, dağları ve bulutları aydınlatıyordu. İşte o kıyamette düşman gemileri gökte çatlayıp şahrem şahrem ayrılan ve gökten denize akan kızıl ve beyaz ışıkları top şimşekleri sandılar, dehşete kapıldılar… Yüzgeri tornistan eden çelik gemiler sırra kadem bastılar. Kaptan dönüp baktı, başı kalpaklı adam orada yoktu. Az önce gördüğü bir hayal miydi?

Başı korkulu, sonu sevinçli rüya böyle sona erdi… Tam o sırada Üsküdar’da fırtına esiyor gök gürlüyor, şimşekler çakıyordu. İsmail Hakkı Kaptan bir şimşek aydınlığında uyandı uykusundan… Gördüğü rüyaya bir mana aradı. “Böyle bir rüya mutlak bir hayra alamet” olmalıydı. Rüyasına giren; dört yıldan beri harb-ı umumide savaşan ve denizlerde görev yapan her Türk kaptanın başına gelebilecek olağan bir kaderdi. Sahih rüya görmek yaşamakla birdi. “Tanrı bunu bana malum etti ama kimbilir olacağı ne vakte takdir etti, günü gelir onu da bu aciz kuluna elbet gösterir” diyerek ellerini yüzüne koyup alnından çenesine kadar indirdi, yüzünü sıvazladı…

***

İsmail Hakkı Kaptanın Rüyası

İsmail Hakkı Kaptanın Rüyası

Zaman bir ay sonraydı…

Ilık bir mayıs günü Üsküdar’da Arnavut kaldırımlı sokakta, çeşmesi şırıl şırıl akan, üst katından denize bakan tahta evin kapısı çalındı. Kapıyı kaptanın hanımı açtı. Kapıda bir genç zabit (subay) vardı, omuzunda sırmalı yaver kordonu ve elinde mühürlü bir zarfla saygıyla selam verdi. Kaptanın eşi “içeri buyurun” dedi. Sırma kordonlu subay ve İsmail Hakkı Kaptan misafir odasında kırmızı halı döşeli sedirde oturdular, hâl hatır sordular.

Genç subay kendini tanıttı, Anadolu’da dokuzuncu ordu müfettişliğine atanan Mustafa Kemal Paşa’nın emrinde seryaver mülazım-ı evvel Muzaffer… Mühürlü zarfı kaptana uzattı, kaptan zarfı açtı, zarfın içindeki yazılı emir kısa ve netti:

Bandırma vapuruyla çıkılacak seferde suret-i harekete dair görüşmek üzere geliniz, diyordu. İmza dokuzuncu ordu müfettişi Mirliva Mustafa Kemal.

İsmail Hakkı Kaptan aldığı emirle ürperdi içinden gelen bir ses “bu çok önemli” dedi ve eşinden rica etti, beyaz gömleği yıkandı, yakası kolalandı, setre (ceket) ve pantolonu ütülendi.

Ertesi sabah kalktı, traş oldu, giyindi, kolları üç sıra sırmalı kaptan giysisiyle doğru Şişli’deki eve gitti. Hizmetçi kadın kaptanı bir dakika bile bekletmeden paşanın yanına buyur etti. İsmail Hakkı Kaptan kadife perdeleri kapalı ve rafları kitap dolu odada üzerinde birçok haritalar bulunan bir masada çalışan Mustafa Kemal Paşa’yı görmesiyle “evet O!” dedi.

İsmail Hakkı Kaptanın Rüyası

İsmail Hakkı Kaptanın Rüyası, Mustafa Kemal

Rüyada gördüğü kalpaklı adam buydu!

Başı bir bozkurt başı gibi diri ve kararlı, mavi gözlerinde zekâ ve ince uzun parmaklı elleri irade dolu… İsmail Hakkı Kaptan bir ay önce gördüğü rüyayı hatırladı. Yüzünde bir sevinç haresi dolaştı.

Tanrım sen büyüksün, bu kutlu kumandanı sağ salim Samsun’a ulaştırmayı bana nasib et! Dedi…


(Gerçek hayattan esinlenerek yazılmış bir öyküdür, Mayıs 2014)

Kaynak: Bolaman Araştırmaları Ve Eski Fotoğrafları

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Kime beddua ediyorsun?

Ve başlar iblis beddua etmeye; tam “1000 yıl” sürer bedduası. Nereden bilebilirdi ki, kendisine lanet okuyor! Halbuki vakt-i ezeli de lanet halkası boynuna geçirilmiş bir Şaki idi…

Tarih:

on

Kime beddua ediyorsun?

İblis bir gün cennette dolaşıyordu… Dört büyük öğrencisinden Cebrail ve Mikail isimli meleklerle karşılaştı. Halleri bir garipti… Ağlıyorlardı… Çok müteessirlerdi… Merak etti ve telaşla sordu;

─ Neyiniz var sizin?

Dediler ki;

─ Biz, Levhi Mahfuz da öyle bir şey okuduk ki onun dehşeti kapladı bizi…

Merakla sordu:

─ Ne okudunuz ki?

─ Levhi mahfuzda yazıyor ki; içimizden bir meleğin ayağı kayacak ve Rabbimize asi olacak… Biz de acaba “Biz miyiz o melek?” diye ağlayıp, Rabbimizden af diliyoruz…

─ Öyle şey mi olur, dedi.. Kim bu haddini bilmez?

Soluğu arşın gölgesinde, Ravzai müntehada aldı… Arşın direğine yapışan İblis niyaza başladı:

─ ‘Rabbim! Duydum ki içimizden bir melek sana isyan edecekmiş. Ne olur; bana izin ver ona beddua edeyim….

Kime beddua ediyorsun?

Ve başlar iblis beddua etmeye; tam “1000 yıl” sürer bedduası. Nereden bilebilirdi ki, kendisine lanet okuyor! Halbuki vakt-i ezeli de lanet halkası boynuna geçirilmiş bir Şaki idi…

Ve başlar iblis beddua etmeye; tam “1000 yıl” sürer bedduası. Nereden bilebilirdi ki, kendisine lanet okuyor! Halbuki vakt-i ezeli de lanet halkası boynuna geçirilmiş bir Şaki idi… Gün geldi, Hazreti Adem A.S. yaratıldı… O malum hadiseler yaşandı… Ve isyankar abid melek ortaya çıktı… Halbuki O melek bile değildi… Arşda ve arzda secde etmediği toprak parçası kalmadığı için abidliğinin fazlalığından melekler makamına çıkarılmışdı… İlim vardı ama irfanı yoktu

İrfanı olanlar karşı tarafı suçlamaktan, beddua etmektense hatayı kendilerinde arayıp nadim oldular.

Bu onları alçaltmadı bilakis yüceltti…


İlk minik hikaye denemem. Hadise gerçektir… Üslup bana ait yorum size; hisse almaksa hepimize… Sevgilerimle efendim… Cuma geceniz nur dolsun el fakirüzzzünub…

Devamını oku

Köşe Kadraj

Anne Duası

Musa Peygamber Tur Dağı’na özellikle de her şeyi yaratan Allah ile konuşmak için gelirdi. Allah, Musa Peygambere insanlara ulaştırılmak üzere emirler verirdi. Anne Duası

Tarih:

on

Anne Duası

Musa Peygamber zamanının çoğunu insanlara yardım ederek, onların sorunları ile ilgilenerek geçiriyordu. Hasta ve yalnız yaşayan yaşlılar en çok ilgilendiği insanlardır. Vaktinin çoğunu onlara hizmet ederek geçirirdi. Yemeklerini götürür, temizliklerini yapmalarına yardım ederdi. Birde anne veya babasını kaybetmiş çocuklar vardı ki, onları çok severdi. Bir baba şefkati ile onlarla ilgilenirdi. Heybesinde daima onlar için hediyeler bulundururdu. Mevsimine göre meyveler, kuru yemişler, küçük oyuncakları yanından eksik etmezdi.

Musa Peygamber, yorulduğu ve dinlenmek istediği zaman yaşadıkları şehrin en yüksek tepesine çıkardı. Bu yüksek tepenin ismi Tur Dağı’ydı.

Burada kendisi ile baş başa kalarak dinlenirdi. Tur Dağı’na çıktığı zaman insanlar için Allah’a dua ederdi. Allah, tüm insanların içinden seçtiği peygamberler ile özel bir dil vasıtası ile konuşuyordu. Musa Peygamberle de Tur Dağı’nda yalnız kaldığında konuşuyordu. Musa Peygamber, Tur Dağı’na özellikle de her şeyi yaratan Allah ile konuşmak için gelirdi. Allah, Musa Peygambere insanlara ulaştırılmak üzere emirler verirdi. İnsanların yalan söylememesini, hastalara ve kimsesizlere iyi davranmalarını, başkalarının malını izinsiz almamalarını, insanların birbirleri ile kaba şekilde değil, kibar ve nazik bir şekilde konuşmalarını emrediyordu. Musa Peygamber de bunları insanlara anlatıyor, bu şekilde Allah’ın emirlerine uyanların da öldükleri zaman cennete gideceklerini söylüyordu.

Bir gün Musa Peygamber Tur Dağı’na çıkmıştı. Orada hem dua ediyor bir yandan da Allah ile konuşuyordu. Şimdiye kadar hep insanların sorunları hakkında konuşmuş, kendisi ile ilgili bir şey konuşmamıştı. Uzun zamandır merak ettiği bir şeyi o gün sormaya karar verdi.

─”Allah’ım… Biz kulların bu dünyadaki hayatımızı bitirdiğimizde senin iznin ve emrinle ebedi kalacağımız cennete girmek, orada sonsuza kadar mutlu ve huzurlu yaşamak için gayret ediyoruz. Acaba benim cennette komşum kim olacak?”

─”Ya Musa! Senin cennetteki komşun şu mahallede annesi ile beraber yaşayan kasaptır.”

Bunun üzerine Musa Peygamber bu kasabı çok merak etti ve onu bulmak için yola çıktı. Nihayet aradığı yerde bir kasap olduğunu gördü ve onu ziyaret edip tanışmak için dükkânına girdi. Kasap orta yaşını henüz geçmiş biriydi. Musa Peygamber dükkânına misafir olarak geldiği bu adama kendisini sadece misafir olarak tanıttı ama ismini söylemedi. Kasap dükkânında akşama kadar oturarak adamı izleyen Musa Peygamber çok merak ediyordu. “Acaba bu adam ne yaptı ki Allah’ın bir peygamberine cennette komşu olmaya hak kazandı?” Bu düşüncelerle akşam olmuş, kasap dükkânı kapanmak üzereydi. Kasap, yanına evde pişirilmek üzere birazcık et aldı ve misafirini bu gece evinde kalmak üzere davet etti. Musa Peygamber cennette komşusu olacak bu adamdan ayrılamıyordu. Daha yakından tanımak için davetini kabul ederek birlikte kasabın evine gittiler. Eve vardıklarında kasap Musa Peygamberi evinin en rahat köşesine oturttu. “Efendim, siz burada dinlenin. Müsaadeniz ile birazcık işim var. Birazdan akşam yemeğimizi de hazırlarım, yemek yerken de sohbet ederiz.” dedi ve çekildi. Musa Peygamber adamın ne yaptığını merak etmişti. Uzun bir oda olan evin diğer ucunda adam önce akşam yemeği için getirdiği et ile yemek hazırladı. Ancak birazdan olan hadiseler karşısında şaşkınlığı giderek artmaya başlamıştı.

Odanın bir ucunda duvara bağlı olan ipi çözen adam tavana kadar asılı olan yatak şeklindeki zembili yere indirdi. Ancak o da neydi öyle… Zembilin içinde yaşlı, bir et ve kemikten ibaret olan bir kadın yatıyordu.

Şaşkınlığı ve merakı iyice arttı. Bir an yerinden kalkarak adamın yanına gitmek istedi. Kendini zor tutuyordu ama izleyip işin sonunu görmek daha iyi olacak diye düşündü. Adam zembilde yatan kadının önce elini sonra yanaklarını öptü. Daha sonra kadının yüzünü bir bezle sildi. Kollarını ve ayaklarını ovaladı. Ocakta henüz pişmiş olan yemekten bir tabağa koyarak kadına yedirdi. Misafirinin yanına gelmek üzere kadından müsaade alıp ayrılacakken kadın mırıldanarak bir şeyler söyledi. Bunun üzerine adam gülümsedi ve ayağa kalkarak misafiri ile kendisinin yemeği için sofrayı hazırlamaya başladı. Sofrada Musa Peygamber hayretten adamın yüzüne bakıyor ve adamcağızın “Haydi buyurunuz…” ikazları ile zorla bir şeyler yemeğe çalışıyordu. En sonunda dayanamadı:

─“Aman kardeşim! Bu Nasıl bir hâldir sendeki. Bu zembil ne? İçindeki kadın kim?

Bunun üzerine misafirindeki garip hâlin sebebini anlayan adamcağız, Musa Peygambere her şeyi anlatmaya başladı:

─“Efendim, ben fakir ve garip bir kasabım. Her gün dükkânımı Allah’ın adı ile açar, akşama kadar çalışırım. Akşam olunca da evime gelirim. Bir yaşlı anneciğim var. Ben yokken eve birisi girip ona bir şey yapar diye korkuyorum. Bu nedenle yatak gibi bir zembil ördüm. Annemi oraya yatırırım. Evden çıkacakken onu yukarıya kaldırırım. Eve gelince de hizmetini yapar, yemeğini yediririm.”

─“Peki” der Musa Peygamber “Neden evlenmediniz ev işlerinizde yardım edecek bir hanım ile?”

Adam: “Anneme hizmetimde bir eksikliğim olur veya evleneceğim hanım, anneme iyi davranmaz endişesi ile evlenmedim.” dedi.

Musa Peygamber tekrar sorar : “Anneniz yemeğini yedirdiğiniz zaman size bir şey söyledi ve sizde güldünüz? Acaba ne söyledi size, bunu çok merak ettim?

Adam aklına gelen bu söze tekrar gülümseyerek Musa Peygambere tekrar anlatmaya başladı:

─“Kendimi bildim bileli annemin her sözünü yerine getirdim. Yaşlanınca da her hizmetini kendim yaparım. Çocukluğumdan bu günüme kadar her hizmetimden sonra annem bana ‘Allah seni cennette Musa Peygambere komşu etsin evladım’ der ben de içimden Musa Peygamber kim ben kim? Ben nasıl o Allah’ın yüce peygamberine komşu olabilirim, diye gülümserim.

Bütün bunlara şahit olan ve dayanamayan Musa Peygamber gözlerinden boşalan yaşlar ile; “Ey kardeşim. Sana müjdeler olsun. Annene olan bu sadık hizmetin karşısında Allah annenin duasını kabul etti. Ben Musa Peygamberim. Tur Dağı’nda Rabbime sordum ki ‘Ya Rabbim, bana cennette kimi komşu edeceksin?’ O da beni sana gönderdi.” dedi.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!