fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

İki Pehlivan

Vahittin Ekiz ve Topçunun Şevki iki delikanlı varı yoğu paylaşan iyisi gelirse iyiyi bölüşen kötüsü gelirse onu da birlikte karşılayan iki arkadaştılar. İki Pehlivan

Tarih:

on

Güreş, Pehlivan

 

Türkiye, İkinci Dünya Savaşına girmemiş; dünyayı yakan ateşin dışında kalmıştı ama savaşın yarattığı ekonomik sıkıntılar mal yokluğu, yiyecek, yakacak darlığı, congolos gibi halkın sırtına binmiş oturmuştu. Halkın çoğunun parası olmadığı gibi parası olana da satın alacak mal yoktu. Avrupa’ya fındık satılamadığı için Ordu yöresinin en büyük başlıca gelir kaynağı kesilmişti. Bolamanlı gençler bahça çapalamaktan, mal gütmekten, balik tutmaktan başka yapacak iş olmadığından kahvede, çardak altında; olmazsa cami duvarının gölgesine çökerek elinde çomakla oyalanıyor. Devrent yanına Çalış Irmağına kadar gidip geliyor, kahvede maça kızı aznif domino okey oynuyor ya da Yağyakacak’ta Galezyanı’da iskelede balık tutarak vakit geçiriyordu.

İki Pehlivan

Pehlivan

Vahittin Ekiz ve Topçunun Şevki iki delikanlı varı yoğu paylaşan iyisi gelirse iyiyi bölüşen kötüsü gelirse onu da birlikte karşılayan iki arkadaştılar. Arkadaşlık okul çağlarında mı başlamıştı bilemiyorum ama aralarında şimdi “kanka” dediğimiz kan kardeşliği gibi bir yakınlık vardı. Kavgada da şakada da beraber olurlardı. O yokluk yıllarında Kale’de haftada bir fırın yanar, fırın ekmeği çıkar. On günde bir kasap dükkânı kepenk açar, et kesilirdi. Başta karalahana (pancar), pezük, fasulye olmak üzere melücen, galdirik, sakarca gibi mevsimlik otlar pişirilir, fasulye ve pırasa turşusu kavrulur, illa da mısır ekmeği, guymak, ayran sofradan eksik olmazdı. Bugün nostaljik Karadeniz yemekleri pişiren özel lokantalarda çok itibar edilen bu nimetler hele de kara pancar yokluk yıllarında sabah akşam ya çorbası ya kavurması yenir, sofrada etin esamesi okunmazdı (adı anılmazdı). Etin yerini fasulye almıştı. “Fasulye köylünün proteinidir.” sözü o günlerden kalmadır. Yumurta vardır ama yumurtlayan tavuğu kesmeye kimse kıyamadığı için tavuk eti yoktur. Birkaç ayda bir o da misafire kesilen tavuk en âlâ ziyafet sayılır, akşama sofrada tavuk varsa çocuklar sevinçten kalkar oynar. Yeterince karnı doymayan iyi beslenemeyen insanların keyfi kaçık olur, bir köşeye çekilip düşünceye dalanlar çoktur.

Vahittin ve Şevki öyle yokluktan hayata havlu atacak gençler değildir. Bu kara gidişata çare ararlar.

O günlerde yanılmıyorsam Yalıköy panayırında (başka bir yerde olabilir) karakucak güreş yapılacağı, birinci gelene bir toklu ve bir teneke gazyağı ödül verileceği duyurulur. Topçunun Şevki zaten evvel eski pehlivandır. Tuttuğu güreşlerde er meydanından çoğu üstte kalarak çıkmış, güreşte birkaç kere yalburamışsa da (Yalburamak: Karakucak güreşte yan üstü yere düşmek.) ne iki ayağı yerden kesilip üç adım kucakta taşınmış ne sırtı yere gelmiş ne de göbeği havaya dönerek yenilmiştir. Bu pehlivanlık raconunda çok itibarlı bir durumdur. Ancak bizimkiler Yalıköy’e varınca öğrenirler ki başpehlivana sadece toklu, başaltıda birinci gelene de ödül olarak bir teneke gazyağı verilecektir. İki ödülü birden almayı gözüne kestiren bizimkilerin bu habere canı sıkılır.

İki Pehlivan

Pehlivan

Başa güreşecek olan Şevki’den yana bir sıkıntı yoktur. Birincilik çantada keklik ama ya başaltına kim çıkacak da gazyağını kazanacak sorusu önlerine düşer. Tokluyu almak iyi de gazyağını alamamak hiç iyi değildir(!) Pehlivan adamın gazyağında aklı kalırsa geceleri uykusu kaçar. İki kafadar duruma çare arar, bir plan kurarlar. Topçunun Şevki, kendine güvenir. Evvel Allah her önüne çıkanı sallayıp, silkip bir kenara atacaktır zaten.

Yalıköy er meydanına olsa olsa Perşembe’den bu yana köylerden pehlivan gelirse gelir. Bu yoksullukta yol yok, makine (araba) yok, o yana bu yana her yana uzaklara haber salsan da haber gitmez. Yalıköy panayırının adı pek duyulmaz. Bu yörenin adamının gücü de Şevki’yi alaşağı etmeye yetmez. Bolaman düzünde Şevkiyi yenecek adam çıkmaz. Şevki “La Vahittin kardaş iş başa düştü, başka çare yoktur. Mecbur sen de başaltına soyunacaksın ama yok olmaz dersen gazyağını alamayız. Tenekeyi eloğlu alır, sırtlayıp gider. Lambasını doldurur, ışıl ışıl yakar. Sefasını sürer oturur, biz de arkasından bakar, yutkunur, dururuz.” der ve Vahittin Dayıyı başaltına soyunmaya razı eder.

Vahittin Dayının adını cazgıra yazdırırlar.

Vahittin Ekiz profesyonel pehlivan değildir ama çocukluk ve delikanlılık çağında Kale’de kumsalda, çimende akranlarıyla çok güreş tutmuştur. Toprağa el vurup nara atmayı, çırpınıp peşrev etmeyi, kol kapmayı, elense çekmeyi, çift dalıp yere çalıp tek sarmayla üste çıkmayı bilir. Vahittin Dayının en güçlü yanı çok çevik olmasıdır ki pire zıplasa öyle değil hem de çok hızlı ve fırsatçıdır. Oyun zekâsı yüksektir, vücutça ince yapılı ama genç bedeninde genç kasları elektrik doludur.

Topçunun Şevki ara sıra şakadan elleşip tutuştuğu, el ense çektiği arkadaşındaki ham maddeyi iyi tanır. Olursa bu kadar olur Vahittin tam da aradığı adamdır. En kısa zamanda er meydanına çıkmaya bilenecek bıçaktır. Şevki Vahittin’i bir kenara çeker, arkadaşına koçluk yapar. Taktik verir: “Karşına çıkacak pehlivanın gözünün içine dik dik bakacaksın, bakarken nefesi de burnundan vereceksin ki bu da azmış adamın birinciye gelen işaretidir. Adama, rakibe yaklaşırken iyicene bağırıp naralanacaksın.

Öyle bir nara at ki adam senden çıkan boyundan büyük naraya şaşsın. Şaşkınlık adamı sindirir.

Sinen adam senin kalıbına değil, senden çıkan sese bakar. Ellerini toprağa vur, çırpın dur. Peşreve başla, uzun uzun peşrevlen. Adamın çevresinde dön dolan boyuna çırpın, ellerini dizine vur, birbirine vur. Çırpın ha bire çırpın! Adamı sinir edecek kadar peşinde dönder, dolandır. Karakucakta zaman sorulmaz, çıvgar edip (zamanı uzatıp) adamı zamana yendirmek de kurala uygundur. İstersen, gücün yeterse sabaha kadar güreşir, çayır dışına düşmemek şartıyla dönele dur, adamı yor. Seni yenecek adam seni yakalamak zorundadır. Kimse sana ne ediyon güreşi niye uzatıyon diyemez. Sen sen ol sakın pelvana elini sürme. Uzandığı yerden kaç! Öyle kaç ki seni hiç tutamasın, eli hep boşa gitsin, havayı tokatlasın. Adam döneledikçe yorulur, nefeslenir, asabileşir. Siniri tutan pehlivan ya çok azar ya da oyundan bezer. Unutma sen adamı bezdirip yeneceksin. Sabırlı ol, beklediğin fırsat mutlaka gelir, önüne düşer, gözüne görünür. İşte tam o sıra kurduğun oyunu oyna. En babayiğit adamı bile illet edecek oyun güreşte çelme yemektir. Çelme aslında acemi çocuk oyunudur, büyüklerin işi değildir. Onun için karakucak güreşte pehlivan çelmeyi beklemez, boş bulunur. Çelmeyi yediği an at gibi bilek boşlar, yıkılır. Sen de fırsatı kaçırma yıkılan adamın üstüne atla, ümüğüne çök, dirseğinle göğsüne bastır, soluğunu daralt, oyunu aldın gitti bil, artık bir teneke gazyağı senindir.

Uzatmayalım Vahittin Dayı başaltına soyunur ama zenbili de yoktur kisbeti de. Uzun paçalı iç donuyla çimene çıkacak değil ya kendisine ariyet bir kisbet bulunur. İlk rakibi öyle aman aman bir pehlivan değildir, onu yener geçer. İkinci rakibi de adı sanı duyulmamış yeni yetme bir acemi genç, irisi boyu gavak ensesi direk gibi olmayınan adam pelvan olmaz, bu yiğit belki kazanırım hesabıyla panayıra gelmiş şansını deneyen biridir. Vahittin uzun oğlanı puntuna getirip yalburatır, yener yenmesine ama gelgelelim finalde karşısına çıkan adam gerçek bir pehlivandır.

Omuzları geniş, eni boyuna yakın, ensesi kilise direği gibi, göğsü göbeği badal badal safi adele, pazuları tokaç gibi tıkız mı tıkız, başı sıfır kazınmış kel bir adam azmanı, herifi görmesiyle Vahittin Dayıda şafak atar dudağı titrer ama belli etmez.

Kurguladığı oyun planını uygular Ya Allah Haaaaayttt diye öyle bir nara salar ki tıkız pehlivanın yüreği ağzına gelir; hayretle, şaşkınlıkla Vahittin Dayıya bakar. Ula bu ses bu küçük adamdan nasıl çıkar? Vahittin böylece bağırarak oyunun ilk raundunu almış, adamın moralini bozmuştur. Sonra çırpınma faslı ve peşrev başlar. Tıkız pehlivan Vahittin Dayıya doğru hamle ettikçe dayı adamın sağından solundan kol altından hatta bir keresinde bacak arasından sabun gibi kayarak sıyrılır, arkasına dolanır, tıkız adam yoruldukça sinirlenir, sinirlendikçe kuvvetten düşer.

Adam kızgın boğa gibidir.

Hırsından soluğu burnundan çıkar. Rakibin yorulduğunu gören Vahittin Dayı bu sefer adamı geri geri üstüne çekerek oyun alanının kenarına yakın, önceden bellediği, gözüne kestirdiği bir karış derin tümseğin başına getirir, bacağına salladığı çelmeyle birlikte omuzundan vurup itekler, tümsekten aşağı yuvarlar, arkasındaki yükseltiyi fark etmeyen tıkız pelvan sırtüstü düşer, iki omuzu yere değer. Vahittin Dayının adamın üstüne çullanmasına gerek kalmadan hakem oyunu bitirir, Vahittin Dayıyı galip ilan eder. Bizimkiler tokluyu da gazyağını da kazanır, kaldırıp omuza vurur, güle oynaya türkü çağıra keyifle Kale’ye dönerler.


Anlattığım bu öykü yokluk yıllarında yaşanmış bir olaydır. Rahmetli Vahittin İkiz dayıdan dinlediğimden hatırda kalanı öyküleştirerek yazdım. Bu eğlenceli olayın iki kahramanı Vahittin İkiz’e ve Şevki Topçu’ya gani rahmet dilerim…

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!