fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

İki Kırma

Baba “Aman yavrum, o ne demek? Tanrı hiç insana görünür mü, tövbe de olmaz öyle şey!” dedi… İki Kırma

Tarih:

on

İki Kırma

Bolaman’ın en uzun boylu adamıydı. Boyuyla orantılı attığı adımları da öyle büyüktü ki bir adımının üç adıma eşit olduğu söylenirdi. Yürürken vücudunun belden yukarısı öne doğru eğilerek yürüdüğünden olsa gerek Bolamanlılar çift namlulu kırma av tüfeğine benzeterek ona “iki kırma” adını takmışlardı. “İki Kırma”, kimi de “Çift Kırma” deyince kim olduğunu herkes bilirdi.

Bolaman Merkez İlkokulu’nda günün son dersi bitmiş paydos zili çalmıştı; çantasını, kitap torbasını kapan çocuklar sevinçle okuldan çıkıp evlerine dönüyorlardı. İlkokul üçe giden çocuk Laleli’deki evine dönerken derenin derinleştiği suyun yavaşlayıp durulduğu kayaların arasında gölet yaptığı yerde kırnap oltayı pırıl pırıl sulara salmış balıktan kısmetini beklerken bir de ne görsün, o zamana kadar hiç görmediği kadar büyük mü büyük, uzun mu uzun bir adam sudaki adım taşlarını ikişer üçer atlayarak derenin karşı yakasına geçmektedir. Adam akşam alacasında olduğundan daha da büyük görünür. Bu en büyük adam kimdi, neydi? Düşünen çocuğun muhayelesinde birden bir ışık yandı, sorunun yanıtı aklında uyandı..

İki Kırma

İki Kırma

Çocuk hava kararırken eve geldi, o gün bir başka heyecanlıydı. Sırtındaki kitap torbasını bıraktığı gibi doğru babasına koştu “Baba bugün Allah’ı gördüm çok büyüktü, dereden geçiyordu…” diye heyecanla anlattı.

Baba “Aman yavrum, o ne demek? Tanrı hiç insana görünür mü, tövbe de olmaz öyle şey!” dedi… Oysa çocuk kuran mektebinde anlatılanlardan çok etkilenmişti. Hoca Allah’ın büyüklüğünden, yüceliğinden söz etmiş, Allah’ın en büyük olduğu çocuğun bilgi hazinesine yazılmıştı. Çocuk hep en büyük olan Allah’ı merak etti. Büyüklüğü eşsiz olanı bir görebilseydi. Sonunda akşam vakti dereden geçen büyük mü büyük adamı görünce kuran mektebinde hocanın anlattığı tanrıyı gördüğünü sandı…


Bu gerçek bir hikayedir. Bundan çıkarılacak ders çocuklara din eğitimine başlama yaşının pedagoji bilen uzman öğretmenler tarafından belirlenmesi, çocuğun hangi yaşta hangi kavramları anlayabileceği ve tanrı kavramının bir çocuğa nasıl anlatılacağı belki de tedricen, sıralı, bir bir, önce tabiatı, çevreyi, denizi, ormanı, ağaçları, yaprakları, çiçeği, rüzgarı, ırmakları, havayı, yıldızları, ayı, güneşi, hayvanları , böcekleri, kuşları, balıkları, ördekleri, otları öğrenmeli, çocuk bu varlıkların oluşuna, yaratılışına dair bilgi edinirken bütün bu canlı ve cansız varlıkları yaratan, onlara nizam, disiplin, düzen, kader (ölçü), ve mizan veren kudretin anlatılması sorusunu önümüze getiriyor. Yoksa ne kadar erken olursa o kadar iyi öğrenir gibi bilimsellikten uzak bir anlayışla daha hayatı, çevreyi, tabiatı bilmeyen sabilere hazmedemeyeceği enfüsi, sübjektif, nesnel olmayan, düşünce ve duygulara dayalı kavramların, çocukların anlayamayacağı tanımlarla anlatılmasının amaca uymayan ters ve aksi hatta mizahi ve komik sonuçlar doğurma olasılığı vardır. Kaş yapalım derken göz çıkarmamalıdır.

"Bolaman Araştırmaları Ve Eski Fotoğrafları" facebook grubunda yer verdiği öyküler...

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!