fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

Ficire Muhtarı

Ciddi bakışlı biraz somurtkan Kart Herifin Kâzım aslında hiçte öyle değildir. Neşeli, muzip ve şakacıdır. İlkokul çağında kopçayla… Ficire Muhtarı

Tarih:

on

Ficire Muhtarı

Ciddi bakışlı biraz somurtkan Kart Herifin Kâzım aslında hiçte öyle değildir. Neşeli, muzip ve şakacıdır. İlkokul çağında kopçayla mile oynayan, topaç yarıştıran, çember çeviren, sapanla kuş vuran, gölette balık tutan çocuk, ilkokulu bitirdikten sonra her köy çocuğu gibi baba evinin geçimine yardımcı olmak, hiç olmasa cep harçlığını çıkarmak için elinden ne iş gelirse çalışır.

Yıllar kuş gibi uçup geçip yaşı olgunluğa eren Kâzım, ekmek parasını çıkarmak için tarla çapalar, mısır biçer, mal güder, değirmende zahire çeker, fındık toplar, şoför muavinliği yapar. Sırt hamallığı yaparak takalara fındık yükler, kahvehanede çaycı olur, odun keser, bahçelere tırpana gider, harman alır, çifte güğümle evlere su taşır, çakıl çeker, balıkçı olur, hamsi ığrıbında tayfalık eder, karpuz sergisi açar. Yani o günlerde geçer akçe olan her işe atılır ve tuttuğu her işin üstesinden gelir. Omuzunda gezdirdiği ceketin kolları sallanarak yan cebinde koca bir beyaz mendil ve alnında ter daneleriyle akşam vakti iş dönüşü kahveye gelir. O yıllarda ne çok ter dökerse döksün azla yetinmek zorunda olan köylü delikanlılardan biridir. Kâzım’ın başka bir özelliği de kulağı delik olmasıdır. Kâzım Güvercinlik’ten, Pirinçdüzü’ne Alahman’a, Laleli’ye Akise’ye Yalıköy’e kadar her olan bitenden, her söylentiden, her esintiden ancak bir mahalle muhtarının ya da gazete muhabirinin olabileceği kadar çok haberli olduğundan ve komşuların her işine yardıma koştuğundan halk arasında Kâzım’a “Ficire Muhtarı” denir. Kale’de Kâzım’dan al haberi desen yeridir.

Ficire Muhtarı

Ficire Muhtarı

Kale’de Ficire Muhtarını herkes bilir ama Ficire’nin neresi olduğunu çoğu kimse bilmez. Bu yaşıma geldim Ficire tam olarak neresidir hâla bilmiyorum. Ficire hayali bir yer midir, bu garip isimli yer gerçekten var mıdır, varsa Bolaman’ın neresindedir? Bence Ficire Kazım’ın oturduğu mahallenin adıdır. Evet tam da orada asfalttan ayrılıp Laleli’ye sapan cılganın başladığı yerde Ordu yolu bir viraj yaparak yokuş yukarı tırmanır.

İşte hikâyemiz bu dönemeçte geçer… Bence buraya karpuz viraji adı yakışırdı. Gerçi orada karpuz yetişmezdi ama… Asfalttan ayrılan cılga yol boyunca fındık ocaklarının altında tırpan görmemiş eğrelti otlarının arasında sinenip saklanmak işten bile değildir. Kazım ve oyun yoldaşı çocuklar için bu dönemeç bilerek seçilmiş stratejik bir yerdir. Çarşamba’dan gelen Ordu’ya giden karpuz kamyonlarının yolu buradan geçer. Ağustos sıcağında dili damağı kuruyan Bolamanlı gençler karpuz kamyonlarının yolunu burada bekler. Fındık ocaklarının altında yeşil gölgeliklere bir güzel uzanılır, yaklaşan kamyonun motor sesine kulak verilir. Kale’den çıkıştaki viraja girerken gaz kesen kamyonlar dönemecin öte yanını görür görmez yeniden gaza basarak yola sarılır sarılmasına ama karpuz virajına yüz adım kala yol gene yokuşlanır. Orada illa ki ara gazı verip vites küçültmek gerekir yoksa yokuşu çıkmaya yüklü Austin kamyonun gücü yetmez, yokuşta bayılır kalır. İngiliz yapısı Austin motoru güçlüdür ama hızlı değildir sürat yapamaz, hele de sıcakta su kaynatıp yolda kaldığı çoktur. Bu nedenle Austin şoförleri ağustos sıcağında motor hava alsın da serin kalsın diye motor kaputunu söker alır, arka kasaya koyar ya da kaputun ağzına bir takoz sıkıştırıp açık tutarak yol boyunca motorun serinlemesini sağlar.

Kaputu yarı açık giden bu kamyonlar uzaktan bakınca dili dışarda koşan koyun köpeği gibi sevimli bir görüntü verir, bir de GIIUUV GIIUUV GIIUUV GIIUUV diye inleyen ve dağlara çarpıp yankılanan motor sesi!..

Hah işte tam da erketede yolu beklenen karpuz kamyonu gelmektedir. Motor iniltisini duyan Kâzım’ın “Haydi la galkın” çağrısıyla fındık ocaklarının altında yatmış uzanmış, kimi uyuya kalmış sıcak vurgunu uşaklar birden yekinip canlanır, silkinir ayağa kalkar, beklenen av yaklaşmaktadır. Kâzım yakasız gömleğinin yenlerini sıvar, pabuçların topuğunu çeker, kasketi burnunun üstüne indirir, gözünü fındık yapraklarının arasına uydurup yolu gözlemeye başlar. Austin yokuşun dikleştiği yerde viraja sarmış tırmanışa geçmiştir. Şoför gözü yolda eli direksiyon simitinde pür dikkat sürüşe yoğunlaşmıştır, hani top atılsa duymaz derler ya işte ağustos sıcağında uzun yolda öyle dalgın giden şoförün aklı kim bilir hangi hülyadadır, gözünde tüten nedir? Belki güzel gözlü bir sözlü ya bir yavuklu belki de evde bekleyen aile çoluk çocuklu. Birinci vitesle yokuşa saran kamyonun hızı olsa olsa on, on beş kilometre ya vardır ya yoktur. Belki de daha yavaştır. Şöyle böyle biraz ayaklı, biraz rahvan yürüsen sen de kamyona yetişebilirsin.
Cılga yoldan asfalta çıkan Kâzım askerliğinde öğrendiği piyade eğitimini uygular, görünmemek için hedef küçülterek iki büklüm koşar, yetişir kamyonun kasasına tutunur, bu işte şoföre görünmemek esastır ama ola ki şoför dikiz aynasından karpuzcuyu görse bile ağır yüklü kamyonu yokuşta durdurmak olacak iş değildir. Motoru durdurup el frenini çeksen bile yüklü kamyonu geriye kaymadan yokuşta tutmak için illa ki arka tekerlere takoz koymak gerekir yani uzun sözün kısası mümkünü yok, bu yokuşta kamyon duramaz. Bunu en iyi şoförler bir de Kart herifin Kâzım bilir, kamyon dursa bile yokuş aşağı geri kayar ki mazallah yuvarlanır gider, soluğu Goraz deresinde alırsın. Ayrıca yokuşta duracak kamyonu tekrar yokuş yukarı kaldırmak da öyle bir zor iştir ki zor oyunu bozar. Bu olmazı bilen usta şoför esnafı kamyonun arkasına takılan karpuz korsanlarına öfkelenip kızsa da yapacak bir şey yoktur. Çaresiz kalır, yüreği yumuşar içinden geçen fikir değişir; “Adamın tutup alacağı, alıp da kaçacağı bilemedin olsa olsa üç beş karpuz, say ki deryada damla, fukara varsın alsın yesin, yiyeceği karpuz Çarşamba ovasının, Yeşil Irmak bereketinin sadakası olsun, Allah’ın garibi yesin de serinlesin” der karpuzu helal eder, güler geçer.

Kamyonu yakalayan Kâzım, ayak hızını kamyonun hızına uydurmuştur, makinayla (o yıllarda köylüler kamyona makina derler) atbaşı beraber koşmaktadır. Bir yanda da elinin yettiği karpuzları eller, okkalar, pat pat vurur, olmuşunu, dirisini illa da tatlanmış da ballanmışını seçer seçebildiği kadar…

Ficire Muhtarı

Ficire Muhtarı

Seçtiği karpuzları yolun sağına düşen toprak şarampola doğru incitmeden çatlatmadan okşar gibi yavaşça yuvarlar, Kâzım’ın arkasından koşan uşaklar yuvarlanan karpuzları toplar. Kâzım üç beş karpuz seçer seçmez “Ha bereket bu kadar yeter” der, şoföre de “Eyvallah usta karpuzun hayırı sevabı ecdadının ruhuna varsın” diye dua eder. Bu olayda nedense herkes karpuz kadar tatlı dillidir(!) Zaten amacı biraz oyun biraz heyecan şimdiki deyişle biraz adrenalin olan Ficire Muhtarı kamyonun peşini bırakır, karpuzları devşiren çocuklarla birlikte keklik gibi sekerek asfalttan sağa yukarı cılga yola sapar, ortadan kaybolurlar. İşin asıl zevkli yanı karpuzu yalnız yemek değil uşaklarla paylaşmaktır. Karpuz kamyonu Ordu’ya doğru uzaklaşırken çakılar çıkarılır, vakit gündüzse fındık ocaklarının gölgesinde, geceyse ay ışığında karpuz ziyafeti çekilir.


Duydum ki; Ficire Muhtarı çoktan rahmetli olmuş. Ardında güzel bir anı, hoş bir iz bırakan Bolaman’ın muzip çocuğu Kazım Türkmen öteki dünyada cennet yerin olsun, fındık ocaklarının gölgesi gibi serin olsun.

 

 

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!