fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

Büyük Yağmur – 4. Bölüm: Doğa Dersi

Kale’nin konakları, evleri, dükkanları bacadan eşiğe kadar suya doydu, çimdi, yıkandı… Büyük Yağmur

Tarih:

on

BÜYÜK YAĞMUR - 4. Bölüm: Doğa Dersi

Nisandan eylüle beş ay süren kuraklık Yanık Sali (Yanık Salih) dayının deyişine göre ‘nısf-ül asır’ (yarım yüzyıl) görülmemiş bir afatla noktalandı.

Sabaha karşı karanlıkta ansızın bastıran yağmur âfete dönüştü, Bolaman’ı sel götürüyordu. Rüzgarla bükülen ağaçlar, dallar eğilip esniyor, kalkıp doğruluyor, akasya, dut, gürgen yaprakları yerlerde sürükleniyordu. Kahvehanenin önünde dışarda unutulmuş sandalyeler masalar rüzgarda devriliyor, savruluyor kimi Tâliye hanımın (Sırrı Bey’in) evinin duvarına dayalı yuvarlak değirmen taşlarına, kimi taş duvara çarpıp kırılıyordu. Sokakta, yeni doğum yapmış olduğu uzamış memelerinden belli olan bir dişi köpeğin ayaklarının yerden kesildiğini, köpeğin rüzgar itmesiyle sürüklendiğini gördüm. En son bir ağacın arkasına sığınarak ayacıkları yere basabilen lohusa köpek, rüzgarın elinden canını zor kurtardı. Havayı düşman gören kuşlar büzülüp tostoparlak oldu, ayaklarını karınlarına çektiler, başlarını omuz teleklerinin arasına sakladılar, kanatlarını katlayıp uçmaktan vazgeçtiler.

O gün Bolaman’da kuşların kovuklara saklandığı, uçmayı unuttuğu gündü. Karıncaların içtiği su gitmiş yerine can alan sel gelmişti. O gün ördekler bile sudan ürktüler.

Kurşunçalı yaylasından gelecek içme suyunu dağdan indirmek için yapılan ve Kale meydanında bir köşede dizili duran beton künklerin içine saklandılar. Çeşme yalakları çamur doldu. Garipöldüren çeşmesi kaç gün bulanık aktı. O zaman yollarda şimdiki gibi sık sık geçen taşıtlar, arabalar yoktu; vatandaş Meşebükü’nden, Laleli’den, Zavu’dan Kale’ye, Kale’den Güvercinlik’e, Bozdoğan’a, Yenipazar’a, Fatsa’ya, Fatsa’dan Korgan’a, Kumru’ya atla… At yoksa yayan giderdi. Yağmura yolda izde yakalanan köylüler dipten doruğa ıslak mı ıslak sudan adamlar Devrent Boğazından bu yana zor bela canını atıp, selden yağmurdan kaçarak kahvehanelere sığındılar. Kimi dili tutulmuş suskun, solgun, kimi tir tir titreyen, iri iri açılmış gözleri korku dolu ve her biri tepeden tırnağa ıslanmış cıp su görgü tanıkları yükselen taşan ırmakları, sele giden yolları, dağdan yuvarlanan taşları, yol kesen kayaları, çöken yamaçları, yıkılan köprüleri anlattılar. Irmaklar kabarıyor, taşkın ırmak yatağının iki yanına her biri bir ırmak kadar geniş alana yayılıyor sel engel tanımıyordu. Hami beyin Ada Tarlası o gün tarla olmaktan çıktı, gerçek bir ada oldu. Yükseklerde dar kayalık kanyonlarda selin derinliği adam boyunu aşıyor, denize doğru aktıkça hızı artan, çılgınlaşan sel düzlere taşıyordu.

O gün su hayat verdiklerine düşman!!

BÜYÜK YAĞMUR - 4. Bölüm: Doğa Dersi

Bolaman ufkunda şimşekler

Çocuk seli o gün gördü, yaşadı. Akise’den aşağı kol değil beden kalınlığında akan, yol kadar geniş ve yolu baştan başa, uçtan uca kolaçan eden sel ve yarı bele kadar gelen çamurlu sulardan bir umman. Konağın penceresinden bakan çocuğun gözlerinin önünde seyyal (akışkan) bir perde vardı. Derinliği, genişliği ölçüsüz gökten inen binlerce ton suyla örülen, atkısı çözgüsü yağmurdan, arkasında ne olup bittiği seçilemeyen derin bir tül. 90 pencereli konağın (Şakire Hanım konağı) önünden aşağı eski Ordu şosesine inen taş basamakların üstünde diz yüksekliğinden aşkın seller akıyor toprak eriyor, toprak çamur oluyordu.. Ya ırmaklar!.. Gövdesi bulanık ve tepeleri beyaz köpüklü dalga kıvrımlarıyla burgaçlanan sular yukarı ormanlardan yüksek köylerden yıkıp kırıp, kökünden söküp getirdiği ağaçları, dalları, kökleri, yıktığı evleri, aldığı çitleri, çelik çomak oynar gibi oradan buraya, buradan oraya atıyor; Çalışlar ırmağının, Bolaman ırmağının bir kıyısından öbür kıyısına savuruyor akan su değil toprak, değil çamur sel olmuş akıyor. Selin içinde bir görünüp bir kaybolan ağaçlar, sürüklenen taşlar, türlü canlar ölü ya da diri son nefesinde sayısı bellisiz can, tilki tavşan, kuş, insan, kirpi, göden, inek, camış, at, koyun yılan… O gün su hayat verdiklerine düşman!! Verdiği hayatı geri alıyor, önüne katıp sürüp götürüyor. Gidenlerin son seslenişleri, melemeleri, çağırışları, son feryatları selin uğultusuna karışıyordu. Hani ana baba günü derler ya o gün gerçek ana baba günüydü. Analar, babalar sele giden yavrusunu; ister koyun olsun, ister tilki, ister yılan, ister insan kurtarmak elinden gelmiyordu.

O âfat günü ırmakları görenler rüyalarına giren resimleri ömür boyu bir daha hiç unutmadılar. Acaba Nuh tufanı böyle bir şey miydi?

Büyük yağmur beş ay kurak, beş ay susuz, yeşilleri solgun, canlıları ölgün yaşayan Bolaman’da kendi özgün iklimine dönüşün başlangıcıydı. Toprakla suyun karışıp akıştığı sel olayı belki de yeni hayatların, yeni yeşermelerin muştusuydu; insanlara ilk canlı hayatın suda başladığını anımsatmak için tanrı katından bir işaret? Belki de selin yarattığı büyük devinimle doğada uyanış, tazelenme yeni bir başlangıç amaçlanıyordu.

Kale’nin konakları, evleri, dükkanları bacadan eşiğe kadar suya doydu…

İkindi üstü önce rüzgar sindi sonra yağmur seyreldi, dindi. Doğadan gelen seslerin arasında ırmakların uğultusu öne çıktı, bulutlar yükseldi, sokaklarda yollarda akışan sular alçaldı, azaldı sel gitti çamur kaldı. Deniz kıyıdan en az bir mil açığa kadar çamur rengiydi. Büyük yağmurda kökünden sökülen binlerce ağaç, kırılan, kopan dallar, ve yiten ağaçların yurtluk ettiği sayısız kuş, böcek, tilki, yılan, tavşan, çeşit çeşit nebat ve hayvan sele kurban. Selin aldığı ağaçlarla, kütüklerle deniz ufku Çaltı Burnu’ndan Yasun Burnu’na bir kara kalemle çizilmişti. Kale’nin konakları, evleri, dükkanları bacadan eşiğe kadar suya doydu, çimdi, yıkandı.

BÜYÜK YAĞMUR - 4. Bölüm: Doğa Dersi

Kale (renklendiren ressamın eline sağlık)

Duvarları ıslak, damları akan evlerden önce çocuklar çıktılar. Bolaman’da büyük yağmurda evlere sığınan, saklanan hayat yeniden başlıyordu. Çocuklar kimi çamurlu sularda oynamaya kimi gargalak toplamaya koştular. Çocuklardan sonra büyükler elde şemsiye omuzda yağmurluk, ayaklarında illâ ki bir lastik çizmeyle Odayanı’nda göründüler. Kale’de bu kadar çok çizme ve şemsiye olduğunu görse yağmur ülkesi Felemenk bile şaşardı (!). Sokaklarda çukurlar, kırılmış ağaç dalları, yıkılmış peyler, su basmış mısır çitleri. Muhtar Tonuç Mustafa emminin yardıma çağırdığı Kaleli gençler hayırına sevabına gayrete gelip avucuna tuh deyip, kazmaya küreğe sarılıp sokaklarda biriken gübürü, çamuru kürekleyip aktardılar; dolup tıkanan köşeyi bucağı, tıkanan menfezleri, su künklerini, çamur altında kalan, yolu izi açtılar. Selin ardından ilk iş denizden kışlık odun toplanmaya başladı. Dize kadar paçalar, dirseğe yukarı kollar sıvandı, kayıklar, takalar suya atıldı her selin ardından olduğu gibi odun seferine çıkıldı. Kahvelerde hep sel hikayeleri anlatıldı.

Irmaklarıyla meşhur Bolaman düzlerinde köprülerin nasıl yıkıldığı, önce ortadaki iki beton ayağın devrildiği, bu köprüleri Alaman mühendisleri yapsaydı asla yıkılmayacağı, yeni yapılan beton köprülerin elden gittiği selde üstünden bir araba zor geçen eski ahşap köprünün nasıl ayakta kaldığı, yayla dönüşü sele kapılan koyun sürüsü, çatkısı muhkem yekpare durduğu halde temeli olmadığından sele giden, ırmakta akıntıyla yükselip alçalan sürüklenip kayalara vurup parçalanan ev, Zıpıroğlu kamyonunun Çalış köprüsü rampasında freni tutmayıp kayarak az kalsın ırmağa yuvarlanırken direksiyonu sallayıp şarampola yasladığının hikayesi, yukarı köylerden birinde sele kapılan ineğini kurtarmak isterken yiten yeni gelin, izne gelen ama köyüne ulaşamayan asker, Elekçi köprüsü yıkıldığından yukarıdan dolaşan eski toprak şosede çamura batan otobüste geceleyen yolcular, gümüş kantarmalı atını azgın akışlı ırmağa sürüp geçen adamboyu suyu aşan kahraman adam Hapasapın Mustafa emmi. Daha neler neler…

Aradan yarım yüzyıldan çok zaman geçti, yaşanmış olayların anıları soldu birçoğu unutuldu ama büyük yağmuru gören Bolamanlı çocuk bu doğa dersini hiç unutmadı. ─ SON


Resimler: O yıllarda Kale (renklendiren ressamın eline sağlık) ve Bolaman ufkunda şimşekler.

"Bolaman Araştırmaları Ve Eski Fotoğrafları" facebook grubunda yer verdiği öyküler...

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!