fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

Büyük Yağmur – 3. Bölüm: Âfat veya Âfet

Kale, birden karanlık kuzey ufkunda çok uzakta havayı ve denizi gündüz gibi aydınlatan şimşekler çaktı sonra beş aydır suskun duran gök çatırdadı.

Tarih:

on

BÜYÜK YAĞMUR (3. Bölüm: Âfat veya âfet)

O yıl gökten yere bir damla su düşmeden yaz geçti mevsim eylüle erişti. Avrul dokuzu fırtınasından bu yana beş aydır kavrulup duran Bolaman toprağı ağustosta boğazlı yün kazak giymiş adam gibi bunalmıştı.. Aşağı kahvenin önünde tefekleri sararmış kuru çardağın altında oturan Goloğ Mehmet dayı başındaki kasketi geriye yıktı, serinlemek için yakasız gömleğinin ilk üç düğmesini açtı.

“Bu ne kurak yavu camışlara yatacak su galmadı. Bolaman çöl oldu çöl yukarıdaki (tanrı) sabrımızı sınıyor herhal” dedi.

Gür saçları dağınık, elleri pantolonun yan cebinde havayı gözleyen Yusuf Yeşiltaş:

“Öyle masmavi durduğuna bakma bu hava bi çakallık edecek emme zamanını bilemem baa galırsa havada yağmur kokusu var” dedi.

Goloğ Mehmet sesli sesli güldü:

“La Yusuf bizimle gönül eyleme, yağmurun kokusu mu olurmuş? Yağmurun kokusu varsa o da yağdıktan sonra tüten toprak kokusudur, biz onu çoktan unuttuk ya sen nerden bildin” dedi.

O yaz Karadeniz ikliminde olmayacak bir iş olmuş insan bulutun kadrini gıymatını bilmiş, dahası buluta hasret kalmıştı. Aslında bulut kimsenin umuru değildi toprak rahmet bekliyordu. Yağsın da ne kadar yağacaksa o kadar yağsın; ister çise, ister yağmur, ister sağanak, boran hatta gök delinip tufan gelse razıydılar neredeyse… Ve TUFAN geldi.

Bir gece yağmuru unutmuş ve derin uykuya dalmışken Kale, birden karanlık kuzey ufkunda çok uzakta havayı ve denizi gündüz gibi aydınlatan şimşekler çaktı sonra beş aydır suskun duran gök çatırdadı.

BÜYÜK YAĞMUR (3. Bölüm: Âfat veya âfet)

ve fırtına geliyor !..

Konakta, büyük odada uyuyan çocuk yüzüne düşen su damlasıyla uyandı. Vakit sabaha karşıydı, idare lambasından yayılan cin ışığı ancak bir karış öteyi ışıtıyordu, büyük oda karanlıktı. Dama vuran yağmurun sesi odanın içine düşen damlaların tıpırtısına karışıyor, rüzgarın uğultusunu, denizin çağaltısını bastırıyordu. Rüzgarın çatıdan alıp yere çaldığı antika Yasun kiremitlerinin boşluğundan konağın içine damlayan yağmur eskilerin âfat dedikleri türden; gökten toprağa yağan değil taşan, taşan değil coşan, gökten yere çizgi çizgi, sicim gibi, sicim değil urgan gibi inen, lenger lenger boşalan, taflan kadar iri, dolu kadar diri, halkın sonradan büyük yağmur dediği âfat geldi çattı.

Ay Yere İnmiş Bolaman’a Konmuştu

BÜYÜK YAĞMUR (3. Bölüm: Âfat veya âfet)

Büyükodanın panaromik resmi

Pencere kenarından, tahta aralarından içeri esen rüzgar idare lambasını söndürdü. Karanlık büyük oda ard arda çakan şimşeklerden akan parlak mı parlak kocaman geniş gümüş bir ışıkla aydınlandı, say ki gökteki ay yere inmiş Bolaman’a konmuştu. Kale sabaha karşı çakan çatlayan şimşeklerin çelik pırıltılı ışığıyla uyandı. Gözleri kamaşan çocuk uyku mahmurluğunu çabucak attı. Işığın her çakışında büyük odanın başka bir ayrıntısı, tavanda budak delikleri, korent başlı kolonları, kolon başlarında bacası kara dumanlı, yandan çarklı gemi resimleri, revaklı giriş holu, yer yer dökük sıvanın ardında bağdâdi çıtaları; dolapların çarkıfelekli, çiçekli oymaları, kesme çivi başları, uçuk al kırmızı ve pervazı solgun tirşe yeşili iki kanatlı kapı, sürgülü demir kilit, menteşeler, bronz şakşaklar, büyükodanın kemerli yuvarlak nişi, nişte zeytin yeşili vazo hakiki Çanakkale işi, ahşap oymalı lambalıklar, ocağın iki yanında fincanlık gözler, mobilyası gomalak cilalı sahibinin sesi gramafon, sarı pirinçten kulpları ayyıldız şekilli ayaklı bakır mangal, tavanda içi altın yaldızlı Murano cam küre, kalker mercan iskeleti, sırtı yazılı kitap ciltleri, ocağın isten kararmış ateş yeri, oymalı taş davlumbaz; konağın büyükodasını çocuğun sanrı dünyasında (muhayelesinde) büyülü, gizemli kılan ne varsa her şey ard arda çakan şimşek aydınlığında apaçık görünüyor her çakışta odanın başka bir ayrıntısı ışıyor, her ışıma yeni bir bilgi taşıyordu. O gece şimşek ışınımında büyükodanın esrarı çözüldü.

Çocuk o ana kadar hiçbir şeyi böyle elifi elifine, noktası noktasına, çizgisi çizgisine, en ince ve en nice ayrıntısına kadar apaçık net görmemişti. Göz alan ışık sanki yeni bilenmiş bir kılıçtan yansıyor her parlayıp sönüşünde aydınlattığı cisimleri dilim dilim kesiyordu.

Çocuk kamaşan gözlerini kapadı. Arada saniyeler geçti geçmedi gözlerini açtığı zaman bu kere doğa bambaşka bir tutkuyla geldi. Büyükodanın büyük tavanı gök gürlemesiyle sallandı. Karanlıkta patlayan KOCA SES le ikiyüz yıllık yapının tavanı esnedi sonra geri geldi düzeldi, çok yakın bir yerde ard arda birkaç top birden patlamış gibi dehşet ötesi bir ÇATIRTI koptu ve bir sessizlik oldu…

Aslında bu sessizlik değil geçici bir sağırlıktı, yakın bir yere yıldırım düşmüştü ve oluşan büyük sesten çocuğun kulakları duymuyordu, sanki gökten bir çalar saat inmiş başına konmuş sürekli çınlıyordu.

O gece sabaha karşı önce ışıkla sonra sesle sınanan çocuk korku duvarını aştı cesaretle tanıştı. Artık Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun kitaplarında okuyup öykündüğü kahramanlar kadar cesurdu. O gün Bolaman kalesiyle, konaklarıyla, evleriyle, köprüleriyle, kayıklarıyla, doğa güçlerine yağışa, rüzgara, şimşeğe, yıldırıma, sele karşı direniyordu. Karanlıkta yere koşut şimşekler çakıyor kabına sığmayan elektrik buluttan taşıyor, akışıyor, yıldırım olup boylu ağaçlara, sivri kayalara, telgraf direklerine düşüyordu. Gökyüzünden yeryüzüne yüz yıllık çınar kökleri gibi dallı budaklı, zikzaklı, kırık, çatal, düz, çizgi çizgi, helezon, yuvarlak, yumruk yumruk, nokta nokta elektrik karanlıkta ışıktan izler bırakarak, bir anlık resimler çizerek buluttan yere akıyordu. Benim çocuk aklımca Kale’ye ilk elektrik o sabah geldi.

Kale o gün o büyük âfatta elektrikle tanıştı. Bakır tellerle gelen değil gökten inen elektrikle. Gökyüzü “Ey Bolaman! Sen elektriğe kavuşmakta geciktin geri kaldın, al onu ben sana verdim” diyordu.

Her şimşek çaktıkça binlerce derece ısınıp genleşen hava kitlesinin yer değiştirmesiyle oluşan gök gürlemesinde konağın tavan tahtaları, penceresi, döşemesi, kapısı dipten doruğa sallanıyor orta masasının üstünde tabağa kapatılmış cam bardaklar titreyerek birbirine vurup çarpıp çınlıyor; duvarlarda asılı hüsnü hat (güzelyazı) tablo, altın yaldızlı barok çerçeveli ayna sallanıyor, yerinden kurtulup düşecek gibi oluyordu. Yıldırım düşmesine karşı önlem alan babam Herofon marka pilli radyonun şartelini indirdi. Bütün aile uyanmış akan çatıya karşı ev halkı seferber olmuştuk.

Konağın her yanı damlıyordu.

Yatak yorgan koltuk kanepe dahil tüm eşyaları ıslatan damlalara savaş açmıştık. Babam Tahsin Bey, annem Şerefnur Hanım, ağabeyim Argun, ablam Tomris, kardeşim Mahmut, sevgili Nesrin, dedemin kahyası bizim Sütbaba diye çağırdığımız Doğan Bey (Rasim Doğan) herkes evin içinde sağa sola neresi damlıyorsa oraya bir kap yetiştirmeye koşuşturup duruyordu. Evin büyüğü Ziyneti Anne (annemin halası Ziyneti Kalfaoğlu) demir karyolasında oturduğu köşeden bir elinde birinci sigarası tüten ağızlığı bir elinde kızları çağırmak için kullandığı zil, yüzü endişeli ama yanakları gülümser, bakışları muzip, dudakları kıpır kıpır dua ediyordu. Damlaların altına kah kalaylı pırıl pırıl, kah kalaysız kızıl bakır kap kacak bakraç, kazan, tencere, kuşhane, tepsi, tava, sahan, hamam tası, kâse, çanak, bardak, leğen, lenger, mutbakta rafta, dolapta ne varsa kondu; yatak, yorgan, yastık, döşek, minder ve kıtıklar toplandı. Damla düşmeyen köşelere yığıldı istif edildi, yerde serili halılar kilimler kıvrıldı katlandı, eşyaların üstüne şemsiyeler örtüler açıldı. Çok damlayan yerlere suları çeksin diye silekler bırakıldı. Gün ilerledikçe ortalık aydınlanacağına kara bulutlanan gökyüzü daha çok karardı, sanki gündüz gece oldu. Öyle ki konakta gaz lambaları yakıldı…

BÜYÜK YAĞMUR (3. Bölüm: Âfat veya âfet)

Süleyman Beyin tepesinden konağın görünüşü (yıl 1951)

GÜM GÜM GÜM GÜM… Birden konağın kapısı çalındı. Babam el feneriyle taşlığa indi, mandalı kaldırıp kapıyı açmasıyla karayelin iteklediği koca kapı ardına kadar açılıp duvara dayandı. Çocuk taşlığa inen merdivenin son basamağında durmuş olanları seyrediyordu. Gelenler başında peştamalıyla annemin çocukluk arkadaşı Çavuş Fadime (Fadime Özdeniz) eşi Paşa Alisi ve Medreseönü’den Keskin Şükrü Reis (Gebeşoğlu Şükrü Doğan) üç dost üç can “âfat günüdür insan insana muhtaçtır” diyerek konağa yardıma gelmişlerdi; kapı açılmayla içeri sığındılar sığınmasına ama…

bir kere açılan kapıyı kapatmak ne mümkün bir yanda var gücüyle karayel rüzgarı bir yanda üç adam; babam, Paşa Alisi ve Keskin Şükrü Reis kapıya omuz vermiş yükleniyor, doğaya karşı üç insan bir konak kapısını kapatmak ya da açık tutmak için inatlaşıyordu.

Ağır mı ağır, kalın mı kalın meşe kütüğünden koca kapı bir o yana bir bu yana gidip geliyor, tam kapanacak derken rüzgarın itmesine direnen üç adamı geriye atıp yeniden ardına kadar açılıyor. Açılan kapıdan olanca yağmur içeri taşlığa yağıyordu.

Usta yelkenci Şükrü Reis her sefer geriye itildikçe evvel eski yelkencilikte rakibi olan ve denizde hep üstesinden gelip yendiği rüzgara karada yenilmeyi kendine yediremeyip derin dâvudi sesiyle “ÂFAT YAHU ÂFAT DAA!” diye bağırıyordu.

Öğüsgarla (Bolaman’da rüzgara öğüsgâr derler) ademoğlu arasındaki itişmeyi sonunda adamlar kazandı, konak kapısı kapandı arkasına kara demir mandal vuruldu.

Resimler:

BÜYÜK YAĞMUR (3. Bölüm: Âfat veya âfet)

Büyükodanın panaromik resmi

 

BÜYÜK YAĞMUR (3. Bölüm: Âfat veya âfet)

Süleyman Beyin tepesinden konağın görünüşü (yıl 1951)

 

BÜYÜK YAĞMUR (3. Bölüm: Âfat veya âfet)

ve fırtına geliyor !..

 

Devamı: Büyük Yağmur – 4. Bölüm


Kaynak: Bolaman Araştırmaları Ve Eski Fotoğrafları

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!