fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Bolaman Kadraj

Büyük Yağmur – 2. Bölüm

Yağmur duası farz değil bir sünnetti. Duanın yapılacağı yer yerleşim yerinden uzak olacak, oraya yürüyerek… Büyük Yağmur – Bölüm 2

Tarih:

on

Büyük Yağmur - Bölüm 2

Yağmur Duası

Ağustosun son yarısıydı, kuru dalları, dikenleri, çalıları, kumsalda kumları, yerde toprağı, gökte bulutları, geceleyin ay ışığını bile sürüp uçuran yaman bir kıble rüzgarı esiyordu. Çatlayan topraktan kopan sarı diken, yelin önünde sürüklendi ve bir ikindi vakti Kale çarşısına geldi. Sarı diken, yaşlıların kavlince susuz kalan toprağın insanlara gönderdiği bir kara haberdi. Kahvehane önünde oturan yaşlılar sarı dikenin gelişini kötüye işaret saydılar. Aralarında konuştular, hocalara danıştılar, sonunda karar verildi; yağmur duası yapılacaktı. Cuma namazından sonraydı. Hoca cemaata çağrı yaptı, yağmur duasına çıkılacağını duyurmaya başladı:

    “Ey cemaat-ı müslümin cumayı kıldık hamd olsun bir fârizeyi yerine getirdik amma şimdi üzerimize düşen bir başka vazife daha var. Ona katılmanın da sevabı büyük, bu duadan hasıl olacak rahmet hepimize gerek, bu duayı sadece insan değil in ve cin dahil bütün mahlukat ve dahi cemâdat dağ taş toprak ot ağaç ırmak bizden istiyor. Zira bunların cümlesi rahmete muhtaç ve susuzluktan bîaman kalmış, imdat yok mu diye feryat etmekte! ” dedi.

Büyük Yağmur - Bölüm 2

Büyük Yağmur – Bölüm 2

Yağmur duası farz değil bir sünnetti. Duanın yapılacağı yer yerleşim yerinden uzak olacak, oraya yürüyerek, yorularak, yayan gidilecekti. Allah acısın, merhamet etsin diye yoksullar, yetimler ve öksüzler de duaya katılacak, mümkünse yırtık yamalı giysiler giyeceklerdi. Cenab-ı Hak sesimizi duysun işitsin, ille de toprağa yönelen ellerimiz apaçık, aşikar görünsün diye (yeri yüksekliği gökyüzüne daha yakın sayıldığından mıdır nedir?) yürüyen kalabalık rahmetli Orhan (Hazinedar) Bey’in ıssız ve geniş harman yeri Omalli (Ömerli) düzüne kadar yürüdü. Kalabalık orada durdu. Duanın açık alanda yapılması; meyvaların, mısırların, fındıkların, ağaçların, insanların, ineklerin, koyunların, atların, kuşların, tavukların yeyip semirdiği et olan, süt olan, yumurta olan, akıl ve zeka olan yeşil yeşil, boy boy otların ve diğer bütün börtü böcek, kuş köstebek Allah’ın yarattığı, sevip kolladığı cümle mahlukatın yapılan duaya şahit olması, işitip duyması ve amin demesi içindi.

Çalış ırmağının kenarında…

Yağmur duasına Çalış ırmağının kenarında, bir yanı akarsu, bir yanı orman, gökyüzüne bakan apaçık koca meydan Omalli harman alanı en uygun yerdi. Dua ve amin sesleri oradan semâya yükseldi. Köylüler kıbleye döndüler, namaza durur gibi ayakta durdular, öne uzanan ellerinin ayası toprağa dönük, iki elin parmakları yağmur damlalarına düşeceği yönü göstermek için yere yönelik… İnşallah yağacak yağmura, gökten inecek suya salık verdiler, gökte dolaşıp duran ama her nedense bir türlü yere inmeyen küskün su danelerine yol gösterdiler. Aslında işin özü yalnız ve ancak yaradana açılan ellerle Allah’a yakaran dillerle yağmur duası yapıldı, Cenab-ı Hak’tan rahmet istendi. Palazlı’da, Buhara’da, Bozdoğan’da, Yalıköy’de, Medreseönü’de birer gün arayla peşpeşe üç gün yağmur duası yapıldı ki birlikten kuvvet ve toplu duadan bereket doğsun, hasıl olsun, Hak taâla sesimizi duysun, duamız makbul olsun. Akşamüstü duadan dönen Kaleliler yorgun ama mutluydu, görevini yapmış olmanın iç huzurunu yaşıyordu ve artık bundan gerisi Tanrıya düşüyordu. Millet ümitle bekledi yağmur gelecek diye ama gelmedi, değişen bir şey olmadı, Bolamanlılar yağmur dualarının tutmadığına Tanrı nezdinde kabul olmadığına küstüler. Duaya katılan bu kadar kalabalığın içinde ehli hak bir kul yok muydu ki Tanrı bir o kulunun hatırı için olsun rahmeti niye göndermedi diye düşündüler, kederlendiler, gizli gizli sitem ettiler, günahımız meğer ne kadar çokmuş dediler.

Oysa doğada gizli, insanların bilmediği, öğrense şaşıracağı bir çok sır bir çok bilgi saklıydı, bunlar keşfedilmeyi, aranıp bulunmayı, okunup öğrenilmeyi bekliyorlardı. Tabiat ananın her bir işinde Tanrı’nın hesabı, ölçüsü, yasası başka başkaydı, bulutlarda yüklü su buharı doygunlaşmadan, gerekli fiziki koşullar oluşmadan yağmur yağmayacaktı. Kıble rüzgarı amansız aralıksız sürüyor, hava zemberek gibi kurum kurum kuruluyordu. Kuru hava insanların ve diğer bütün canlıların ve hatta cemâdatın, ağacın, taşın, toprağın tellerini kopmadan gerebileceği son kerteye kadar germişti.

Kuraklığın umulmadık iyilikleri de oldu; nemsiz sıcak havada derisi iyice gerilen davullar düğünlerde o güne kadar duyulmamış en yüksek tınıda vuruyor; davulun sesi sade uzaktan değil, yakından da hoş geliyordu. Bolaman’da bayramların düğünlerin olmazsa olmaz iki adamı zurnacı Şerif Emmi’ye ve davulcu Tava’ya sorsan “Bu yıl davul bir başka sesleniyor.” derlerdi. Bir başka iyilik; Kale’nin rutubetli havasında kurumak bilmeyen çamaşırlar iplerde çabucak kurudular. Tuzluktan akmayan ıslak tuzların nemi uçtu, tuzlar kurudu tuzluktan akar oldu artık Kalelilerin de tuzu kuruydu(!). Kuru hava her gün sabah erken ve akşam gün batarken konağın arkasına (Galezyanı’na) giden taşlık boğazın deniz tarafında peyin üstünde oturup dinlenen Kale’nin ebesi Fatma Nene’nin (Fatma Şimşek) ve de Mecit ağabeyin (Mecit Ergün) annesi Emine Nene’nin romatizmalarına iyi geldi, altın sarısı tel çerçeveli gözlüklerinin ardından bilge bakışlı Fatma Nene’nin ve Emine Nene’nin diz ağrıları dindi.

O yaz geceleyin gökyüzü Bolaman’da hiç olmadığı kadar güzeldi. Kuru nemsiz çöl havasından yıldızlar ve samanyolu o kadar berrak o kadar ışıklıydı ki sanki yıldızlar yere yaklaşmış, sayıları çoğalmış, geceler nurlanmıştı. Bu kadar uzun süre bulutsuz, yalın mavi gökyüzü Karadeniz ikliminde görülmemişti. Gök kıyamet gününe kadar ebedi mavi kalacak sanıldı. En küçük bir bulutun esamesi okunmuyor, gökte izi, yerde gölgesi görünmüyordu. İhtiyarlar, hocalar, zürrâlar (çiftçiler) yeri unutmuşlar. Akılları hep göklerdeydi, sabah akşam semayı gözlüyorlardı. Başka zamanlar göklerle bu kadar uğraşsalar gök bilimci (astronom) olurlardı… Uzun sözün kısası millet rahmet bekliyordu. Yağsın da ne kadar yağacaksa o kadar yağsın, ister çise düşsün, ister yağmur, ister sağanak, hatta gök delinip tufan gelse razıydılar neredeyse.. Ve TUFAN geldi. Bir gece yağmuru unutmuş ve derin uykuya dalmışken Kale, birden karanlık kuzey ufkunda çok uzakta ufku, bulutları ve denizi gündüz gibi aydınlatan şimşekler çaktı. Sonra beş aydır sessiz duran gök çatırdadı…

Tasviri resimler: Kuruyan ağaç ve Kale’de gece gökyüzü.

Devamı: Büyük Yağmur – 3. Bölüm

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Köşe Kadraj

Venüs ve Aşk Meleği

Aydınlık bir köşede keski ve çakı benzeri basit aletlerle “Venüs ve Aşk Meleği” tablosunu taşa çizerek yontmaya başladı. Venüs ve Aşk Meleği

Tarih:

on

Osman Kademoğlu

Venüs ve Aşk Meleği tablosunu taşa çizmek…


İlkokulda el işi dersinde iki şişle yün örgü, kartondan piramit, koni, küp, araba, kağnı modelleri, beşik çatılı evler… Renkli el işi kâğıdını katlayıp keserek çiçek ağaç vb. süsleme işleri, defterlere kenar süsü, duvarlara tarih şeridi, yağmur kar oluşumunu, bulutları, yönleri gösteren ve rüzgâr adları yazılı betimlemeler yapılırdı.

Bolaman ilkokulunda, başka ilkokullarda olmayan bir şey daha vardı. El işi dersinde taş üzerine yontma ve kabartma desenler işlenirdi. Süleyman (Hazne) Be’in tepedeki evinin önünde, bahçede, duvar diplerinde her biri yaklaşık 25x 35×12 cm büyüklükte kesilmiş beyaz taşlar vardı. Bu taşların bir kısmı yosunlaşıp yeşillenmişti. Çakıyla keskiyle yontulabilen bu yumuşak taşlara “pur taş” denirdi. Büyüklerden duymuştum. 1938 Erzincan depreminde Süleyman Bey’in evi epeyce hasar görmüş, depremden sonra ev tamir edilirken duvarlarda bu taş kullanılmış. İnşaattan artan taşlar bahçede, duvar diplerinde unutulup kalmıştı.

Çocukların mile ve topaç yaptığı pur taş yontuya uygun olduğu için okulda el işi dersinde de kullanılıyordu.

Ben, Tahsin Hazne, Hikmet Şensu… Biz üç arkadaş pur taştan bir Atatürk büstü yapmaya karar verdik. Mehmet Şen öğretmen projemizi onayladı. Tahsin Hazne taşların en büyüklerinden birini seçti getirdi. Her şey iyi gidiyordu. Büstün omuzları, göğsü ve başı şekillenmiş, ceketin yakaları boynundaki kravatın kabartısı çizilmiş, kaba yonuşu ortaya çıkmıştı. İşin asıl ince el hüneri isteyen yüz ve beden ayrıntılarına sıra gelmişti. Elde tutulan keskiye vuracak yerde kaza eseri taşa inen bir çekiç darbesiyle büstün başı kırılmasın mı? Bütün hayallerimiz o anda suya düştü. Öyle ki birkaç gün üç arkadaş birbirimize küs kaldık konuşmadık…

Pur taşı işleyecek asıl sanatkâr aradan birkaç yıl geçtikten sonra yine Bolaman’da ortaya çıktı. Kardeşim Mahmut (Kademoğlu) lisede edebiyat öğretmeni Şair Behçet Necatigil’in öğrencisi ve sanat duyarlığı yüksek bir Bolaman genciydi. Mahmut ilgi duyduğu eserlerini merak ettiği Avrupalı meşhur ressamları anlatan renkli baskı bir kitap almıştı. Sanatkâr ruhlu kardeşim işte o kitapta gördüğü bir tablodan çok etkilendi. Bu İspanyol ressam Valaskes’in “ Venüs ve Aşk Meleği ” ya da “Rokebi Venüsü” adlı tablosuydu. O yaz okul tatil olduktan sonra Mahmut Kale’ye geldi.

Süleyman Bey’in evinin yanından büyücek bir pur taş alarak konakta büyük odada pencereye yakın aydınlık bir köşede keski ve çakı benzeri basit aletlerle “ Venüs ve Aşk Meleği ” tablosunu taşa çizerek yontmaya başladı.

Sanat

Venüs Ve Aşk Meleği

Her gün yüzmeden dönüşte Mahmut etrafı fazla tozutmamak için yere bir gazete kâğıdı veya bir örtü yayarak taşın başına oturuyor, saatlerce sanatına dalıp gidiyordu. Belki bir ay belki bütün yaz tatili boyunca uğraştı. Sonunda gerçekten nefis bir rölyef (kabartma) sanat eseri ortaya çıktı. Güzelliğini görsün diye Venüs’e ayna tutan aşk meleği ile yatağına uzanmış, Venüs figürü üç boyutla derinlik kazanmış. Sanki canlanmış, konağa iki yeni misafir gelmişti. Gördüğümüz sanat eseri karşısında biz bütün ailemiz şaşırıp kalmıştık. Kardeşim Mahmut’un keşfi olunmamış, gizli kalmış sanat yeteneği Bolaman’ın pur taşıyla bir araya gelince hayat bulmuştu. Adeta antik rölyeflere yakın değerde bir eser ortaya çıkmıştı. Bu rölyef yıllarca konakta büyük odada bir köşede sergilendi, durdu. Gelip giden konukların çok ilgisini çekiyordu.

O yaz Mahmut Kale’ye gelmemişti. Sanıyorum 1962 yazında masmavi eşsiz güzellikte bir gündü. Öğlen vakti püfür püfür poyraz eserken Fatsa yönünden resmi plakalı bir siyah Villiz kaptıkaçtı geldi. Ben pencerede oturmuş, konağın önündeki dut ağacının yaprakları arasından göründüğü kadar dışarıyı seyrediyordum. Arabadan çıkan takım elbiseli kravatlı 3 kişi Garipöldüren Çeşmesinin başında durup konağa bakmaya başladılar. Gelen geçen insanların özellikle Avrupalı turistlerin konağın resmini çekmelerine, durup uzun uzun bakmalarına alışmıştık. Bu çok olağan bir şeydi ama devlet memuru adamların tarihi konakla ilgilenmeleri alışılmamış hatta görülmemiş bir şeydi. Bu arkadaşların konağa dik dik bakmaları beni kuşkulandırdı. Adamlardan biri çeşmenin karşısında Hüsemoğlu Yaşar’ın işlettiği kahveye gitti. Kahveciyle bir şeyler konuştu. Pencerenin altına gelen Yaşar Beyler; “Evi gezmek, içini görmek için izin istiyorlar.” dedi. Hemen anneme danıştım, tekrar pencereye gelerek; “Buyursunlar.” dedim.

Misafirler Sinop müzesinden geliyorlarmış. Antik ve etnografik malzeme aramak ve toplamak için Sinop’tan Sarp’a kadar tarama gezisi yapmak üzere yola çıkmışlar. Müzecilerden biri İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü mezunu, eski eser uzmanı 25 yaşlarında bir gençti. Kiliseden başlayarak, konağın altındaki ahırı ve sonra da üst katta sofayı ve odaları bir bir gezdiler. Kapıları, kilitleri, dolap kapaklarını, ocakları, tavanları incelediler. Deniz tarafında büyük odada oturuldu, misafirlere çayla birlikte annemin evde hiç eksik etmediği cevizli kakaolu pasta ve portakallı kurabiye ikram edildi. Hoş beşten, sanat ve müzeciliğin önemi üzerine konuşmalardan sonra memurlar tam vedalaşıp gidiyorlardı ki eski eser uzmanı genç birden durdu.

Mahmut’un taş üzerine oyma “ Venüs ve Aşk Meleği ” rölyefini gördü.

Büyük odanın kuzey duvarındaki üstü kemerli yuvarlak nişte (rafta) duruyordu. Genç müzeci rölyefin önünde diz çökerek eğildi, saygısını göstermek ister gibi eseri el sürmeden hiç dokunmadan incelemeye başladı. Bütün ayrıntılarını inceledi. Eski eser uzmanı arkadaş büyülenmiş gibiydi. Önemli bir eser bulmuş olmanın gururunu taşıyan ciddi yüz ifadesiyle “Bu antik parçayı nerede buldunuz? Bizans ya da daha önceki dönemlerden kalma olabilir ben bunu Sinop Devlet Müzesi adına sizden almak zorundayım ve antik eseri aldığıma dair size bir belge verebilirim.” dedi.

Venüs ve Aşk Meleği

Konakta büyük odada rölyefin bulunduğu yer

Argun ağabeyim “Efendim bu antik bir parça değildir, bunu birkaç yıl önce bizim biraderimiz Mahmut yaptı.” dedi. Eski eser eksperi genç adam Argun ağabeyin sözlerine inanmamıştı. Antik eseri vermemek için yalan bir bahane uydurduğunu sanıyordu. “Hayır efendim bu antik dönemden kalma nadir bir esere benziyor, belki bin yıllık belki daha eski çağlardan kalma olabilir. Bunu sizin kardeşiniz yapmış olamaz, müzeye vermek istemeyişinizi anlıyorum ama yasalar buna izin vermiyor. Toprak altında veya toprak üstünde nerede olursa olsun bulunan antik eserlerin mülkiyeti ve teşhir (sergileme) hakkı da bölge müzesine aittir ve bu gibi eserlerin yeri müzelerimizdir. Bunu sizden almak zorundayım.” diye ısrar edince Argun ağabey gizliden gülerek “Beyefendi mademki bana inanmıyorsunuz o halde devletin yasa gücünü kullanarak bunu alabilirsiniz ama bir yazılı mahkeme kararı getirene kadar ben bu eseri size vermiyorum. Buyurun alabilirseniz alın.” dedi.

Venüs ve Aşk Meleği

Mahmut’un yaptığı rölyefin resmi

Beklemediği bu yanıtı alan eski eser uzmanı rölyefin resmini çekmekle yetindi, hevesi kursağında kalmıştı. Belki de bir antik eser bularak mesleğinde yükselmek hayali kuruyordu. Yüreği buruk ve kızgın “Bekleyin görün bunu nasıl sizden alacağım.” der gibi güvenli bir edayla konaktan ayrıldı ama her nedense kendisinden bir daha hiç haber almadık.  Belki de rölyefin resmini gören gerçek bir antikite uzmanı onu bu sevdadan vazgeçirmiş, Valaskes’in 1640’larda yaptığı Venüs ve Aşk Meleği ’nin taşa oyulmuş kopyasının antik bir eser olamayacağını öğretmişti. Kardeşim Mahmut’un bu eseri ne yazık ki konağın restorasyon öncesi sökümü sırasında belki de daha önce sırra kadem bastı, kayboldu…




Devamını oku

Köşe Kadraj

Bombayla Balık Avı

Denize çıkarken bombayla avlanmaya gittiğimizi bana söylememişlerdi. Daha önce hiç görmediğim dinamitle balık avına tanık olacaktım. Bombayla Balık Avı

Tarih:

on

Balık Avı

Denize çıkarken bombayla avlanmaya gittiğimizi bana söylememişlerdi. Daha önce hiç görmediğim dinamitle balık avı…


Kale’de öğleüstü yaprak kımıldamıyordu, deniz duru yeşil, gökyüzü duru maviydi. Ufka yakın beyaz ve leylak bulutlar vardı. Denize tüneyen akkuşlar, karabataklar başları yatkın omuz teleklerinin arasında öğle uykusundaydı. Bolamanlı üç balıkçı balık avı na çıkıyorlardı. Bende onlara katıldım. İskelede bekleyen ambarı balık ağları, misineler, kancalar, mantarlar ve kurşunlarla dolu kayığa bindik. Reis, makineye yol verdi. Boklu Taş’ın altından geçtik. Kıyıdan uzaklaşınca balıkçılardan ikisi giysilerini çıkardılar. Üstlerinde daha önceden giyindikleri deniz şortları (mayoları) vardı. Deniz üstündeyiz ya belki şöyle bir suya girip serinlemek içindir diye düşündüm.

Her zaman neşeli balıkçılar o gün durgun ve suskundular.

Boklu Taş’ı geçip İnyanı’na yaklaşıyorduk. İlerde sağ yanımızda denize dik inen üstü bodur ağaçlarla dikenli otlarla kaplı, çıplak yalın gövdesi yosunlu, likenli sarı, boz ve kahverengi kayaların gölgesinde kalan koyu yeşil denizin göğünde çığrışarak daire çizip uçuşan, alçalıp denize konan, kanat çırpıp sudan havalanan kuşlar vardı. Kayığın baş üstünde elini alnına siper edip uzaklara bakan iki balıkçı kuşları görür görmez ayağa kalktılar. Akkuşların uçuştuğu yeri işaret ederek reise kıyıya gel dediler. Reis dümeni iskeleye (sol tarafa) basarak kayığın başını kuşların olduğu yöne çevirdi. Balıkçılardan biri aceleyle diz çöktü, başaltı dolabının sürgüsünü açtı. İçeriden aldığı bir tutam dinamit talaşını avucuna yaydığı hamurun içine koydu. Çakıyla altı, yedi santim uzunlukta kestiği dinamit fitilini bir ucu dışarda kalacak şekilde hamurun içine yerleştirdi. Hamuru iyice parmaklayıp bastırıp kapattı, dinamit lokumu denilen bomba hazırdı. Balık sürüsü belleğimde yer eden sessiz bir görüntüyle kayığın altından geçti.

Kuşların uçuştuğu yere yaklaşınca reis motoru ağır yola aldı, sonra istop etti. Kayık arta kalan ivmeyle suda kayarak ilerliyordu. Ben de reisin komutuyla orta ıskarmozlara bir çift kürek takıp siya ederek (geriye doğru kürek çekerek) kayığın hızını kestim. Tam da av alanına girmiştik.

Kuşlar tepemizde çığlık atarak, bağrışarak döneliyordu. Göz koydukları balık avına ortak çıktığına kızmışlardı.

Gökten süzülerek dalışa geçiyor, pike yaparak saldırıyor, bizi av alanından kovmaya çalışıyorlardı. Aslında hakçası bu balıklar kuşların hakkıydı. Balık sürüsünü bizden önce onlar görmüştü. Denize çıkarken bombayla avlanmaya gittiğimizi bana söylememişlerdi. Daha önce hiç görmediğim dinamitle balık avına tanık olacaktım. Sanki bir sinema izler gibiydim. Ağzında sigara, elinde dinamit lokumu olan balıkçı kayığın baş üstüne çıktı. Gözleriyle denizi kolaçan ediyor, balık sürüsünün en yoğun olduğu yeri bulmaya çalışıyordu. Vücut dilinden çok gergin olduğu belliydi, ateşe hazır bir tüfek gibiydi. Derinlerde dolaşan balık sürüsü başına geleceklerden habersiz, kızgın öğlen güneşinin suda kırılan ışınlarıyla ışıyan yeşil sularda sırtı lacivert ve gümüş pullu uysal bir sürü halinde geziyor, sürünün gölgesi deniz dibindeki yosunlu kayalara düşüyordu. Aradığımız avı bulmuştuk…

Balık Avı

Kale’de Balık Avı

Bombacı, sürü kayıktan uzaklaşana kadar bekledi. Bomba kayığın en az altı yedi metre uzağında ve tam sürünün üstünde patlamalıydı. Bombayı ne zaman, ne kadar uzağa atacağı bombacının deneyimine ve kestirimine bağlıydı. Kazara yakına düşecek bir bomba kayıktaki balıkçıların canını yakabilirdi. Kayalara on beş yirmi metre kala sigarasından bir nefes daha çekerek ateşini parlattı. Sol elindeki yarım sigarayla sağ elindeki dinamit lokumunun fitilini ateşledi, ayak parmaklarının üstünde yükseldi, yaylandı olanca gücünü topladığı sağ kolunu omuz hizasından geriye doğru açtı. Birden hamle ederek bombayı ileri doğru fırlattı. Bomba havada ince siyah bir iz (duman) bırakarak uçtu. Sonra geniş bir yay çizerek alçaldı, denize düştü gözden kayboldu.

Biz kayıktakiler nefesimizi tutmuş denizden gelecek patlama sesini bekliyorduk. Birkaç saniye geçti geçmedi BOOOMMM!

Denizin altından gelen boğuk sesle birlikte patlamanın yarattığı basınçla altımızdaki teknenin tahtaları sıkıştı, gıcırdadı. Kayık alttan gelen itmeyle denizden bir karış kadar yukarı kalktı ve oturdu. Biz kayıktakiler bu darbeyle iyice bir sendeledik. İlerde dinamitin patladığı yerden yuvarlak geniş bir su kütlesi yükseldi, açılıp dağıldı, köpüklendi. Çevreye halka halka dalgalar yayılıyor, dipten yukarı yüzbinlerce hava kabarcığı çıkıyordu. Fıkır fıkır kaynaşan suların kristal berraklığı gitmiş, beyaz hava kabarcıklarından başka hiçbir şey görünmez olmuştu. Kayığın baş üstünde alesta bekleyen iki balıkçı sular biraz durulana kadar yirmi otuz saniye belki kırk saniye beklediler. Yeşil derinler yatışıp ak karadan seçilir olunca denize baş üstü dikine daldılar. İkisi de iyi yüzücüydü. Kollarıyla yüzgeç çekerek bacaklarıyla makas yaparak en dibe kadar inen dalgıçlar dibi elledikten sonra çevik bir bel hareketiyle yukarı döndüler. Ağızdan soluk vererek suyun altında kalabildikleri en uzun sürede yavaş yavaş yükselmeye başladılar.

Bombayla Balık Avlamak

Kale’ de Balık Avı

Patlamanın yarattığı basınçla ezilip dağılan yüzlerce ölü balıktan kucaklarına düşenleri toplayarak yüzeye çıktılar. Soluklanan dalgıçları kayığa aldık. Deniz altında kucaklarında biriken balık topu topu on beş, yirmi taneydi. Gerçekte bu bomba katliamında sayısı bellisiz balık, yengeç, böcek, midye, su altı bitkileri, mercan ve yosun ölmüş, dahası balıkların yumurtlama ve döllenme alanı anaç tabiat, denizin milyon yılda oluşan doğal kaya ve mercan şekillenmesi (formasyonu) tahrip olmuş, denizaltı kozmosunda kıyamet kopmuştu. Binlerce canlı türünün hayat yuvası mavi vatana bu kötülüğü nasıl yapabilmiştik.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Çalıșlar Köprüsünde Resim Çektirmek

Yaz günleri akşamüstü ya da ay ışıklı gecelerde iki üç arkadaş birlikte, kol kola köprüye kadar yürüyüşe çıkılır. Çalıșlar

Tarih:

on

Osman Kademoğlu
"Gel köprüye kadar yürüyelim, bir gidelim gelelim.”

Odayanı’dan bir süre uzaklaşmak, baş başa kalmak, bir nefes almak, yürüyüş yapıp zinde kalmak için yaz günleri akşamüstü ya da ay ışıklı gecelerde iki üç arkadaş birlikte, kol kola köprüye kadar yürüyüşe çıkılır. Bu hoş gezi alışkanlığı Kale’ye mahsus bir gelenektir.

Çalıșlar Köprüsü

Tomris Kademoğlu ve Ağabeyi Argun Kademoğlu

O yıl fındığın nasıl olacağı, ne zaman tırpana gidileceği, ne zaman harman alınacağı, ne zaman düğün yapılacağı, hava durumu, biraz da siyaset konuşulur veya özel konular… Köprüde bir sigara içimi durulur, ırmağın akışı ve balıklar seyredilir. Gödenlerin vıraklaması duyulur, sonra Kale’ye dönülür.

Dönüş yolunda Devrent’e varmadan yolun sağ yanındaki dikenli çalılıklardan toplanan birkaç böğürtlenle damaklar tatlanır.

Eski Çalış Köprüsüne ya da sonradan yapılan Yeni Köprü’ye gezmeye gidilir, orada resim çekilir. Akarsularla bölük bölük bölünmüş, çok ırmaklı Karadeniz coğrafyasında köprü insanoğlunun yoluna çıkan akarsuların doğa güçlerinin üstesinden gelmenin güçlüğü aşmanın simgesidir. Yeni yol, yeni köprü o yıllarda cumhuriyetin bayındırlık eserleri olarak halkın ilgi odağındadır. Türkülerde söylenen, çağrılan, üzerine konuşulan köprüler Türk mühendislerinin başarısı sayılır.

Bir Ordu türküsü:

Yeniyolun bükmesini Gülizar dolaşamadım.
Beklediğin yerlere de Gülizar ulaşamadım.”

Başka bir Ordu amele (fındık amelesi) türküsü:

Köprünün altı yaldız, hoş geldin küçük baldız
Gız git ablana yoldaş ol, ablan evde yalanız.”

Köprü; daha önce Bolaman Deresiyle Çalışlar Irmağı arasında kâh duru munis akan, geçit veren kâh deli yağmurlarla suları kabarıp yükselen, sel olup gürleyen iki akarsunun keyfine mahkûm Kale coğrafyasında, ırmakların artık pabuçları eline almadan, paçaları dizine kadar sıvamadan, insanlar beline, atlar sağrısına kadar ıslanmadan yürüyerek geçildiğinin müjdesidir.

Otobüsler, derelerde durmadan yolcuları indirmeden küprülerden sürüp geçtiğinde duyulan sevinç… Aşılmamış sellerin, taşlı ırmakların köprülerle, yalçın kayalık dağların tünellerle delinerek geçilmesinin, gurbete giden tozlu yolların, kahırlı yolculukların kısaldığının, kolaylaştığının, doğanın insana mûti oluşunun (itaat edişinin) sevincidir.

Çalıșlar Köprüsü

Tomris Kademoğlu ve Ağabeyi Argun Kademoğlu

Karayolları her yaştan her baştan halkın özendiği, özlediği yeniliğin, aydınlanma umudunun öznesidir. Köprü, medeniyet koşusunun bir aşamasıdır. Köprüde resim çektirmek bir çeşit tarihe not düşmek, uygarlık yolculuğunda ben de vardım demektir. Belki de bu duygularla Bolaman’da köprüler en çok ilgi çeken yerlerden biri olmuştur. Resimde Bolamanlı iki kardeş Tomris Kademoğlu ve ağabeyi Argun Kademoğlu eski Çalışlar Irmağı köprüsünde poz vermişler. Yıl 1951… O yıllarda giyim kuşamdaki güzelliğe itinayla bakınız. Zamanın anlayışına göre güzel ve itinalı giyim sadece kendi özüne değil, muhatabınız olan insanlara da değer vermek demekti.

İkinci resim Çalışlar Köprüsünde bir akşam gezisinde Ali Bey (Hazinedar) ve Turan Bey (Erkoç) birlikte poz vermişler, arka planda sağ köşede Devrent Kaşı… Güzel giyim âdetine ne oldu, nasıl kayboldu? Güzel giysiler neye küstüler nereye gittiler…

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!