fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

Üniversite mi Açıyoruz Yoksa Rant Kapısı mı?

Son 50 yıla nazaran günümüzde bir çok üniversitemiz var.Her gün yeni bir üniversite daha açılıyor. Üniversite mi Açıyoruz Yoksa Rant Kapısı mı?

Tarih:

on

Son 50 yıla nazaran günümüzde bir çok üniversitemiz var.Her gün yeni bir üniversite daha açılıyor. Açılan üniversiteler arasında özel üniversiteler çoğunlukta… Üniversite, okul açmak güzel şey de amacına ne kadar uygun? Bu üniversitelerde eğitim kalitesi ne kadar yüksek? Mezun olan öğrenciler kendi alanlarında ne kadar uzman ve yetkin? Topluma ve ülkemize ne kadar öğrenim hayatları boyunca katkıda bulundular ve bundan sonra bulunabilme potansiyelleri ne kadar?

Şunu kabul etmek gerekir ki eğitim kalitemiz iyice düştü. Devlet üniversiteleri de dahil özel üniversitelerde kaliteli eğitim verilmiyor. Geçme sistemine dayalı bir eğitim! Ezberle geç! Derse girmesen de olur! Peki ya diğer taraftan akademisyenlere ne demeli? Alacağı paraya odaklanan ve öğrencinin tembelliğine göre hareket eden akademisyenler! Nesil yetiştirme gayesi yok! İdeal bir hedef yok! Topluma katkıda bulunmak için çaba yok! Hal böyle olunca üniversite mezunu, Alman lisesinden mezun olan liseliden daha aşağı bir seviyede bilgiye sahip oluyor! Demek ki üniversiteler rant kapısından başka bir anlam ifade etmiyor. Şirket misali sözde eğitim kurumları!

Öğrencilerden ne kadar para alsam planları güdülüyor! Devlet üniversitelerinde ise yaz okuluna sırf daha çok para alacak diye bütün sınıfı bırakan hocalar var! Sonra da yaz okulunda herkes en yüksek notla geçer. Nasıl bir sınav kağıdı verdiği hiç önemli değil! Önemli olan verdiği mangır! Böyle bir zihniyetten kaliteli bir nesil çıkar mı?

Bazı devlet üniversiteleri ise bilim üretme yuvasından ideoloji üretme yuvasına dönüşmüş halde! Gelen öğrenciler ideoloji kurbanı olup çıkıyor. Bilim üretmek yok! İcat ve herhangi bir keşif yok! Sonra da Türkiye neden ilerlemiyor diye yakınırlar! Nasıl ilerlesin böyle bir eğitim kurumunda? Gencecik beyinler ideoloji denilen ayrıştırıcı safsatalarla dolduruluyor; bilgi, ilim ve araştırma ile değil ki! YÖK desen almış başını gitmiş, çöktü çökecek! Her gün değişen yönetmelikler ve şartlar! Akademisyen alımında kaliteden çok eleme ve torpile odaklı alımlar… Yetkin olmayan kişiler, en güzel üniversitelere en iyi mevkilere giriyor.

Üniversitelerin müfredatları ise fiyasko!

Öğrenci araştırsın, okusun, yazsın diye bir şey yok! Hoca girer derse önündeki kağıdı okur, öğrenci not alırsa alır almazsa kendi bilir, sonra da çıkar gider. Eğer bazı öğrenciler zıt sesler çıkarıyorsa cevap hazır:

    “Benim onlarca makale yazmam lazım ama buraya geliyorum ve ders anlatıyorum.”

Mantığa bakar mısınız? Lütfetti sultanımız! Nasıl bir zulümse bu ders vermek! Makale yazıp unvan kazanmak daha iyi tabi! Gösteriş ve titri olacak ya! Egoyu daha da kalınlaştıracak ya! Bazı hocalar ise gerçekten özverili ve bir şeyler vermek istiyor. Onları saygıyla anıyor ve tenzih ediyorum. Lakin ne yazık ki böylesi hocalar çok az! Diğer taraftan Türkiye Cumhuriyet’i kuruldu kurulalı ya da son yılları göz önüne alalım. Ulaştırma bakanımız kaç sefer değişmiştir son yıllarda? 3 civarı… Eğitim Bakanımız kaç sefer değişti? Son 14 yılda 7 Bakan.. 94 yılda ise 78 bakan değişimi… Her gelen bakan yeni bir sistemle geliyor. Eğitim kevgire dönüyor. Her gelen sistem bir delik daha açarak faydadan çok zarar getiriyor; çünkü uzun vadede geri dönüş alınacak reformlar daha ilk yıllarında beğenilmeyip değiştiriliyor. Olan öğrencilere oluyor. Öğrenci, sınava odaklı bir eğitim alıyor ve öğrendiği bilgiler kalıcı olmuyor.
Düşünelim; bir kere 4.sınıftan beri sürekli İngilizce dersi alıyoruz ama 30 yaşımızda hala daha kursa giden vaziyetteyiz ve dahi İngilizce konuşamıyoruz. Nasıl bir eğitim bu? İmam Hatip liselerine geçmiş yıllara göre daha fazla önem veriliyor. Bazı İman Hatip liselerinde çok güzel eğitimler veriliyor ama bu sadece İmam Hatip ile sınırlı kalmamalı, meslek liselerine ne olacak? Mesleki eğitime yönelik ağırlık verilmiyor! İmam hatip liseleri kadar önemli olan mesleki liselerde göz ardı ediliyor. Halbuki ülkemizin sanayisinin daha fazla gelişmesi ve endüstride de çığır açmamız gerekiyor. Bu da temelden gelen bilgiyle donanmış, mesleğinde uzman nesillerle olacaktır.

Daha neler yazılır neler…

Ancak şunun altını şiddetle çizmek istiyorum ki; ZİHNİYETİMİZİN DEĞİŞMESİ LAZIMDIR. İdeoloji perspektifli eğitim olmaz. Geçmişte bu laiklik ve Kemalizm ölçüsünde oldu ki gereklilikleri göz ardı edilerek yapıldı. Bugün de muhafazakar ölçüde oluyor, ancak onun da gereklilikleri göz ardı ediliyor. Gaye ideoloji değil! Gaye Türk-İslam çizgisinde hem pozitif ilimlere hem de dini ilimlere vakıf, araştıran, çok okuyan, yazan ve düşünerek bilim ve ilim alanlarında yenilikler sunan nesiller yetiştirmek olmalı. Gaye pasif, düşünemeyen, ne veriliyorsa onu alan, akletmeyen, dininden uzak, Türklüğünden yani kendi öz değerlerinden yoksun nesiller yetiştirerek robotlar oluşturmak değil! Bugün yapılan budur! Bir an önce bu keşmekeşlikten vazgeçilmeli, rant odaklı eğitim kurumları ve öğretim görevlileri değil de toplumu ve ülkemizi geliştiren ve çok çalışan bilim yuvalarına ve bilim adamlarına ihtiyacımız vardır. Bu noktada devlete büyük bir sorumluluk düşmektedir. Desteklemeler ve politikalar bu yönde belirlenerek artık bir değişim ve dönüşüm sağlanmalıdır. Tabi bu hususta en büyük pay her ne kadar devlete ait olsa da akademisyenler ve öğretmenler de o derece sorumlu ve yükümlüdür. Eğitim yöntemi ve öğrenciyi eğitme ve öğretme aşamaları tamamen sizlere aittir, ki bu görev çok kutsal olduğu gibi aynı zamanda da vebal yüklüdür. Boynunuza vebal olan bu sorumluluğu layıkıyla yerine getirmek vazifenizdir. Yapamıyorsanız kadroları da boş yere doldurmaya devam etmeyin lütfen! Hem geleceğe zarar veriyorsunuz hem de hak yiyorsunuz!

Kendimize gelelim kendimize, bir an önce üzerimizdeki sorumlulukların gereğini yapalım! Yoksa bu vebal gittikçe daha da ağırlaşacak ve altında ezileceksiniz!

İstanbul Ticaret Üniveristesi, Medya ve İletişim Sistemleri Yüksek Lisans (tez Aşamasında) 2016; Gazi Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler...

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!