fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

Tasavvuf Ehli Hiçbir Zaman Devletine İhanet Etmemiştir!

FETÖ’nün temeli bellidir: CIA, ABD, MOSSAD! Tarikatların ve tasavvuf ehlinin de temeli bellidir: HAKK! İkisinin arasında ise dağlar kadar FARK!!

Tarih:

on

Tasavvuf Ehli Hiçbir Zaman Devletine İhanet Etmemiştir!

İnsan başta dinini, tarihini çok iyi bilmeli. Dininin alimlerinin ve evliyalarının devirlere nasıl ışık yaydığına iyi vakıf olmalı ki, İslam dininin sırf şeriattan ibaret olmayıp hakikate yolculuk olduğunu anlayabilsin.

Tarihini de bilmeli elbet! Tarihte neler yapılmış, koca imparatorluk nasıl bu kadar yüzyıl yaşatılmış, iyi okumalı!
Bu sadece profesörlükle, doçentlikle olacak iş değildir! Nice profesörler var ki zerre bir şey bilmeden kendine ne dikte edildiyse onları söyler ve tek gayesi milletin beynini yıkayarak belli zihniyetlere hizmet etmektir.

Tabii gerçekten hizmet niyetinde olup bilime katkıda bulunan toprak gönüllü akademisyenleri tenzih ediyorum.

Gelelim hakikate…

FETÖ çıktı çıkalı onun hakkında herkes analiz yapmaya başladı, vakıf olan da olmayan da konuşur oldu. Klasik tavrımız… Bilmesek de vardır söyleyeceklerimiz! Vakıf olmayanlar ise ortalığı bulandırmaktan başka bir şey yapmıyor!

Bir kere şunun ayrımına herkes varmalı. FETÖ’nün alt yapısında ve oluşumunda tasavvufun en ufak bir kırıntısı dahi yoktur ve olamaz.

Amma velakin tasavvufa vakıf olmayan, geçmişte ve dahi günümüzde evliyaların hizmetlerine şahit olmayan, devletlerine bağlılıklarına ve fedakârlıklarını okumayan bunu bilmez! Profesör dahi olsa! Kimse kusura bakmasın…

Nice gönül eri vardır ki; Mevlana, Yunus Emre, İbn Arabi, Seyyid Yahya Şirvani, Bahaeddin Erzincani, Yiğitbaşı Veli, Davud-i Kayseri ve daha ismini anamadığımız muhterem zâtlar her daim devirlerine hakikat ışığını yaymış insanlara ayna olarak insanlığı yüceltmişlerdir. Hizmetleri Hakk için halka karşılıksız düsturda olup zerre kendileri için bir şey istememişlerdir. Mehdilik, Pirlik, Kutupluk iddiaları hiç olmamıştır. Çünkü onların davası şan, şöhret, sultanlık değil aşktır, aşk! Yunus Emre’nin de buyurduğu gibi:

Ben gelmedim dünyaya dava için, benim işim sevi için…

Tek gayeleri sevgi ve aşk ile gönüllere girmek ve bunun için de Hakk merkezli daim hizmette olan gönül erleri devletlerinin de daima arkalarında olmuştur.

Yüce zâtların kendi yoktur

Mevlana, İbn Arabi, Yunus Emre, Cemali Halveti, Yiğitbaşı Veli, Akşemseddin Hazretleri padişahların danışmanları olmuş ve devletlerine katkıda bulunmuşlardır. Lâkin hiçbir zât böyle bir talepte bulunmamıştır. Padişahların ısrarı ve istirhamı üzerine hizmetlerini icra etmişlerdir.

Mevlana, Moğollara karşı gönül kılıcını kullanmış ve çoğunun Müslüman olmasına vesile olarak düşmanı içeriden kırmış devletini ve milletini korumuştur.

Niyazi Mısri ve daha nice Pirler cihada dualarıyla çıkmış ve Hakk’ın lütfetmesiyle muzafferiyet kazanılmıştır.

Bakalım ve görelim ve dahi iyice okuyalım… Bu zâtlardan hiçbiri devletine karşı isyana kalkmamıştır. Devletini içeriden çökertecek oyunlara girişmemiştir. Milletine kılıç ve silah doğrultmamıştır. Masumun kanına girmemiştir. Milletinin zarar göreceği ve zarar vereceği tek bir eylemde bulunmamışlardır. Kendini Hakk nazarında yok etmiş, hiçliği tahakkuk etmiş, aşk oduyla kendini fena etmiş yüce zâtların kendi yoktur ki, kendi için istekleri olsun.

Hadisi şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyurur:

Cenab-ı Hakk demiştir ki: ben onların yürüyen ayağı, konuşan dili ve gören gözü olurum.

Şöyle sapkınca bir anlayışa da değinmeden geçmeyelim. Dinimizde veli, mürşid, dost, evliyanın yeri yokmuş. Kur’an’da geçmezmiş. Kur’an’da, Kehf Suresini hiç okudu mu bunu diyen kör cahil acaba?

Kehf suresi 10. ayetinde kendilerine mürşid isteyen o gençlere hidayet eden Rabbim bir dostuyla mukabele etmiştir. Ve dahi birçok ayetinde dost ve veli kullarını anmış, kâfirlere de yaptıklarından dolayı onlara kimsenin yardımcı olmayacağını belirtmiştir.

Hakk dostları insanlara yardımcıdır. Hizmetkârdır. Hadim-ül Fukaradır. İnsanlara uyanmaları için nefsleri ile mücadeleleri konusunda yönlendiren İnsan-ı Kamillerdir. Hakikat ışığını muhabbetlerinde gönüllere akıtan o muazzam Erler gönül fethine çıktıklarında Balkanlar başta olmak üzere birçok toprakta devletlerine yardımcı olmuşlardır. Gittikleri yerdeki insanlara İslam’ı aktarmışlardır. İnsanlığı göstermiş yardım ederek harap olan yerleri ihya etmişlerdir.

Şimdi nasıl olur da bunlardan bihaber FETÖ yapılanması ile Tasavvuf ehlini bir tutabiliriz.

Tasavvuf ehlinin suçu mu?

Tarikatların ne olduğunu dahi bilmeden, FETÖ Anadolu halkının tasavvufa yönelik Gönül Erlerinden gelen olumlu yaklaşımını kullanarak halkı kandırdıysa bu tasavvuf ehlinin suçu mudur? Dinimizin güzelliklerine yönelik bir olumlu yaklaşım Peygamber Efendimizin güzelliğinden geldiğine göre böylesi güzellikleri kullanarak kötü emellerine alet etmelerinin suçunu dinimize ve Peygamber Efendimize mi atacağız?

FETÖ’nün temeli bellidir: CIA, ABD, MOSSAD! Tarikatların ve tasavvuf ehlinin de temeli bellidir: HAKK! İkisinin arasında ise dağlar kadar FARK!!

Tasavvuf ehlinin oluşturduğu ve günümüzde Gönül Erleri aracılığıyla hakikat ışığının insanlığa tutularak yaşatılan yapıyı anlamaya çalışalım ki; Selefi Vehhabi tehlikesine ve dahi FETÖ’cü hainlerin saldırılarına karşı nasıl kalkanımızı güçlendiririz, onun için gayret edelim.

Hakikat Erleri bize hakikati göstererek en büyük kalkanı elimize vermişlerdir. Geçmişte de böyledir, bugün de böyledir. Ama biz hakikate yönelmek yerine kendi nefsimize ve kibrimize yönelirsek, at gözlüklerini gözümüze takarak, bakacağımız her şeye FETÖ’yü bir tarikat olarak görür, sünni bir çizgiden geliyor zannederiz. Dahası bu ülkeye tasavvuf ehli ile istişarelerle hizmet eden devlet büyükleri Özal ve Türkeş gibi, onları da FETÖ’nün zehrini ülkeye salanlar olarak lanse ederiz. Bu durum at gözlüğünün ötesine geçmektir hiç farkında bile değiliz!

Bu kişiler ki devletlerine ve genç nesillere ahlak ve edep ölçüsünde araştıran, okuyan, milletine ve devletine faydalı, Türk – İslam çizgisinde dinine vakıf olan gençler yetiştirme gayesi gütmüştür ki; böyle bir nesil istenmediği için de öldürülmüşlerdir.

Bazı gerçeklere iyice vakıf olmalı ki insan, hayata yönelik, devleti ve milleti için bir iddiası olsun. Okuyup, araştırması ve ortaya eserler koymasının gayesinde bile hizmet ama Hakk için karşılıksız hizmet olsun.

Verdiği konferanslarda, söyleşilerde, panellerde kendini ön plana çıkarma, para kazanma değil de “Hakk’ın lütfettiği zekâ ve akıl ile almış olunan bilgiyi ne kadar doğru ve olduğu gibi nesillere ‘benliksiz’ aktarıp faydalı olarak Hakk’a olan şükrü biraz olsun eda edebilmiş olma” anlayışı ve amacı olsun.

İşte! Tasavvuf ehlinin yetiştirmek istediği anlayış ve düşünce ve dahi nesil böyledir.

Şan, şöhret, para, mal, mülk sizin; Hakk aşkı, sevgi, güzellik, erdem, ahlak, hizmet bizim olsun vesselam…

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!