fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

Anne Duası

Musa Peygamber Tur Dağı’na özellikle de her şeyi yaratan Allah ile konuşmak için gelirdi. Allah, Musa Peygambere insanlara ulaştırılmak üzere emirler verirdi. Anne Duası

Tarih:

on

Anne Duası

Musa Peygamber zamanının çoğunu insanlara yardım ederek, onların sorunları ile ilgilenerek geçiriyordu. Hasta ve yalnız yaşayan yaşlılar en çok ilgilendiği insanlardır. Vaktinin çoğunu onlara hizmet ederek geçirirdi. Yemeklerini götürür, temizliklerini yapmalarına yardım ederdi. Birde anne veya babasını kaybetmiş çocuklar vardı ki, onları çok severdi. Bir baba şefkati ile onlarla ilgilenirdi. Heybesinde daima onlar için hediyeler bulundururdu. Mevsimine göre meyveler, kuru yemişler, küçük oyuncakları yanından eksik etmezdi.

Musa Peygamber, yorulduğu ve dinlenmek istediği zaman yaşadıkları şehrin en yüksek tepesine çıkardı. Bu yüksek tepenin ismi Tur Dağı’ydı.

Burada kendisi ile baş başa kalarak dinlenirdi. Tur Dağı’na çıktığı zaman insanlar için Allah’a dua ederdi. Allah, tüm insanların içinden seçtiği peygamberler ile özel bir dil vasıtası ile konuşuyordu. Musa Peygamberle de Tur Dağı’nda yalnız kaldığında konuşuyordu. Musa Peygamber, Tur Dağı’na özellikle de her şeyi yaratan Allah ile konuşmak için gelirdi. Allah, Musa Peygambere insanlara ulaştırılmak üzere emirler verirdi. İnsanların yalan söylememesini, hastalara ve kimsesizlere iyi davranmalarını, başkalarının malını izinsiz almamalarını, insanların birbirleri ile kaba şekilde değil, kibar ve nazik bir şekilde konuşmalarını emrediyordu. Musa Peygamber de bunları insanlara anlatıyor, bu şekilde Allah’ın emirlerine uyanların da öldükleri zaman cennete gideceklerini söylüyordu.

Bir gün Musa Peygamber Tur Dağı’na çıkmıştı. Orada hem dua ediyor bir yandan da Allah ile konuşuyordu. Şimdiye kadar hep insanların sorunları hakkında konuşmuş, kendisi ile ilgili bir şey konuşmamıştı. Uzun zamandır merak ettiği bir şeyi o gün sormaya karar verdi.

─”Allah’ım… Biz kulların bu dünyadaki hayatımızı bitirdiğimizde senin iznin ve emrinle ebedi kalacağımız cennete girmek, orada sonsuza kadar mutlu ve huzurlu yaşamak için gayret ediyoruz. Acaba benim cennette komşum kim olacak?”

─”Ya Musa! Senin cennetteki komşun şu mahallede annesi ile beraber yaşayan kasaptır.”

Bunun üzerine Musa Peygamber bu kasabı çok merak etti ve onu bulmak için yola çıktı. Nihayet aradığı yerde bir kasap olduğunu gördü ve onu ziyaret edip tanışmak için dükkânına girdi. Kasap orta yaşını henüz geçmiş biriydi. Musa Peygamber dükkânına misafir olarak geldiği bu adama kendisini sadece misafir olarak tanıttı ama ismini söylemedi. Kasap dükkânında akşama kadar oturarak adamı izleyen Musa Peygamber çok merak ediyordu. “Acaba bu adam ne yaptı ki Allah’ın bir peygamberine cennette komşu olmaya hak kazandı?” Bu düşüncelerle akşam olmuş, kasap dükkânı kapanmak üzereydi. Kasap, yanına evde pişirilmek üzere birazcık et aldı ve misafirini bu gece evinde kalmak üzere davet etti. Musa Peygamber cennette komşusu olacak bu adamdan ayrılamıyordu. Daha yakından tanımak için davetini kabul ederek birlikte kasabın evine gittiler. Eve vardıklarında kasap Musa Peygamberi evinin en rahat köşesine oturttu. “Efendim, siz burada dinlenin. Müsaadeniz ile birazcık işim var. Birazdan akşam yemeğimizi de hazırlarım, yemek yerken de sohbet ederiz.” dedi ve çekildi. Musa Peygamber adamın ne yaptığını merak etmişti. Uzun bir oda olan evin diğer ucunda adam önce akşam yemeği için getirdiği et ile yemek hazırladı. Ancak birazdan olan hadiseler karşısında şaşkınlığı giderek artmaya başlamıştı.

Odanın bir ucunda duvara bağlı olan ipi çözen adam tavana kadar asılı olan yatak şeklindeki zembili yere indirdi. Ancak o da neydi öyle… Zembilin içinde yaşlı, bir et ve kemikten ibaret olan bir kadın yatıyordu.

Şaşkınlığı ve merakı iyice arttı. Bir an yerinden kalkarak adamın yanına gitmek istedi. Kendini zor tutuyordu ama izleyip işin sonunu görmek daha iyi olacak diye düşündü. Adam zembilde yatan kadının önce elini sonra yanaklarını öptü. Daha sonra kadının yüzünü bir bezle sildi. Kollarını ve ayaklarını ovaladı. Ocakta henüz pişmiş olan yemekten bir tabağa koyarak kadına yedirdi. Misafirinin yanına gelmek üzere kadından müsaade alıp ayrılacakken kadın mırıldanarak bir şeyler söyledi. Bunun üzerine adam gülümsedi ve ayağa kalkarak misafiri ile kendisinin yemeği için sofrayı hazırlamaya başladı. Sofrada Musa Peygamber hayretten adamın yüzüne bakıyor ve adamcağızın “Haydi buyurunuz…” ikazları ile zorla bir şeyler yemeğe çalışıyordu. En sonunda dayanamadı:

─“Aman kardeşim! Bu Nasıl bir hâldir sendeki. Bu zembil ne? İçindeki kadın kim?

Bunun üzerine misafirindeki garip hâlin sebebini anlayan adamcağız, Musa Peygambere her şeyi anlatmaya başladı:

─“Efendim, ben fakir ve garip bir kasabım. Her gün dükkânımı Allah’ın adı ile açar, akşama kadar çalışırım. Akşam olunca da evime gelirim. Bir yaşlı anneciğim var. Ben yokken eve birisi girip ona bir şey yapar diye korkuyorum. Bu nedenle yatak gibi bir zembil ördüm. Annemi oraya yatırırım. Evden çıkacakken onu yukarıya kaldırırım. Eve gelince de hizmetini yapar, yemeğini yediririm.”

─“Peki” der Musa Peygamber “Neden evlenmediniz ev işlerinizde yardım edecek bir hanım ile?”

Adam: “Anneme hizmetimde bir eksikliğim olur veya evleneceğim hanım, anneme iyi davranmaz endişesi ile evlenmedim.” dedi.

Musa Peygamber tekrar sorar : “Anneniz yemeğini yedirdiğiniz zaman size bir şey söyledi ve sizde güldünüz? Acaba ne söyledi size, bunu çok merak ettim?

Adam aklına gelen bu söze tekrar gülümseyerek Musa Peygambere tekrar anlatmaya başladı:

─“Kendimi bildim bileli annemin her sözünü yerine getirdim. Yaşlanınca da her hizmetini kendim yaparım. Çocukluğumdan bu günüme kadar her hizmetimden sonra annem bana ‘Allah seni cennette Musa Peygambere komşu etsin evladım’ der ben de içimden Musa Peygamber kim ben kim? Ben nasıl o Allah’ın yüce peygamberine komşu olabilirim, diye gülümserim.

Bütün bunlara şahit olan ve dayanamayan Musa Peygamber gözlerinden boşalan yaşlar ile; “Ey kardeşim. Sana müjdeler olsun. Annene olan bu sadık hizmetin karşısında Allah annenin duasını kabul etti. Ben Musa Peygamberim. Tur Dağı’nda Rabbime sordum ki ‘Ya Rabbim, bana cennette kimi komşu edeceksin?’ O da beni sana gönderdi.” dedi.

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!