fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

Öyle Çok Bilirsen Ki; Hiç Bir Şey De Bilmirsen!

Zannediyorum ki “bilmek” eksenindeki eksikliklerimizi kabul etmediğimiz sürece “anlamak” üzerine geliştirebilecek insani bir yanımız yok!

Tarih:

on

Öyle Çok Bilirsen Ki; Hiç Bir Şey De Bilmirsen!

Ne hoş bir ironi değil mi? Bilgisizliği, bilgi ile keşfetmek… Aslında Göbeklitepe’den bu yana yapılmış en büyük keşif bu olsa gerek… Ata mirası sözler, bugünün aforizma meraklısı ancak psikolojik durumu depresyon mesabesinde yaşayan tiplere pek bir şey ifade etmiyorken, felsefenin dibini yapıyor aslında.

Ey Göbeklitepe’yi keşfeden bilim! Allah rızası için biz insanlığın sadrında taşıdığı değerleri de keşfet. Hani, geçen hafta kaleme aldık ya Göbeklitepe ile ilgili mucizeyi… Bugün o yazıyı, bu yazıyla geri alıyorum.

Biz insanlar gözümüzün önündeki hakikatleri keşfedemez bir halde olduğumuz sürece Göbeklitepe neyimize? Sayısız Âlim, sayısız kitap, anlatan insan nafile… Biz okuduğumuzu anlayamıyoruz yahu! Adam “haram haramdır” derken insanlığın en büyük keşfini yapmışcasına poz atmaktan da geri durmuyor hani… “Hepsi günahtır” diyerek. Öte yanda, haramı ilişkilendirdiği günahın büyüklüğünü – küçüklüğünü adetlerle, tonlarla ölçeklerken… Bu ölçüyü, ayeti kerimelerde Allah’ın ifadesindeki şiddetten algılayabileceğimizi dile getirince; anlamsız bakışmalar, gereksiz susuşmaların tükettiği ciğerime tam da bu noktada su serpen Anadolu’mun kendine has şivesiyle, böğürerek haykırasım geliyor: “Öyle çok bilirsen ki; hiç bir şey de bilmirsen!”

Cevabını öğrendiğimiz an

Allah aşkına suç kimde? Anlatmaya çalışan mı kabahatli, anlamadığı varsayılması gereken ezici çoğunluk mu hatalı? Neyse ki bunun cevabını öğrendiğimiz an; Göbeklitepe hakikatleri, kara delikler, Tekvir suresinin muhteşem fizik tanımları, Hadid suresindeki demir mucizesi, Yusuf suresinin insan yapısını nefs – gönül – yaşam ekseninde nasıl tarif ettiğini, değer eşitliği (Parite) teorisinin Kur’an’dan birebir kopyalandığını… Zannediyorum ki; nice “gözümüzün önündeki” mucize mesafesinde duran hakikatler, insanlık nazarındaki rafında hak ettiği yere doğru dürüst oturacaktır.

Anlamak mı zor, anlatmak mı bilemiyorum ama yine zannediyorum ki “bilmek” eksenindeki eksikliklerimizi kabul etmediğimiz sürece “anlamak” üzerine geliştirebilecek insani bir yanımız yok!

En şerefli mahlûk olmaya yetmişken…

İnsanı “insan” kılan hakikat Allah’a olan muhataplığıdır. Yani, Yüce Allah’ın hitabı ilahisine cevap verebilmiş olmasıdır. Düşünsenize; tahayyül edemeyeceğiniz bir kudret tüm mevcudatı titreterek “ben sizin rabbiniz değil miyim?” hitabıyla bir soru yöneltiyor… Yaradılmış ne varsa mahlûkat vasfında… İçerisinden sadece insan “Evet” cevabıyla o kudrete muhatap oluyor!

Beyin yakan, idrakleri tüketen, insan olmayı dahi yaradılış üstü bir vazifeye taşıyan tek bir cevap “Evet, sen bizim Rabbimizsin!” en şerefli mahlûk olmaya yetmişken… 4 boyutlu beşeriyet âleminde geçen milyonlarca belki milyarlarca sene sonra:

Teravih namazını alt katta kılıyoruz… Mikrofonla kıldığımız için namazımız oluyor mu? diyen algı seviyesindeki insana dönüşüyoruz. Nasıl?

Gerçekten kafamızın – gönlümüzün içerisindeki algı merkezimizin kutup başları meme yapmış; hafif bir zımpara olayı çözecek de… Hadi neyse! Allah’tan kıyamet var…

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!