fbpx

Neyse ki; herkes için Kadraj Blog var!

Muhyiddin Arabi 'yi okuma!

Muhyiddin Arabi'yi sakın okuma!

# Manşet/Tasavvuf Kadraj/Toplum Kadraj

İsmini vermeyeceğim fakat benim, bir fraksiyonu temsil ettiğini düşündüğüm bir Adam diyor ki; Muhyiddin Arabi çok önemli bir velidir, evliyadır… Lakin, hiç bir kitabını okuma.” İnsanın şöyle haykırası geliyor: “Manyak mısın sen?”

Yani, ben, eğer kitabını okumayacaksam, bu insanın evliyalığı benim neyime? Ben ne yapayım onun evliyalığını, veliliğini?

Bir insanın evliyalığını algılayabilmem için O’nu dinlemem, mümkünse konuşabiliyor olmam… Tabiî bir Nazar-ı İlahi’ye uğramadıysam! Yani bir şekilde, “idrak” edebilmem lazım. O seviyeyi algılayabilmem için, “benden daha ileride bir seviye” olduğunu kavrayabilmem için… O seviyeden “geride oluşumu” dahi kavrayabilmem için benim, O’nun eserlerini okumam gerekiyor”. Hayır! Adam diyor ki; “Okuma! Ama o iyi bir evliya!”

Neden okuma diyor?

Çünkü okursan, Adamın genel anlatımlarında, İslam dairesindeki “söylemleriyle çelişen” birçok şeyin orada olduğunu biliyor. O zaman şöyle bir durum çıkıyor ortaya…

İbn’ül Arabi Hazretleri bir şey söylemiş, mesela; Füsusul Hikem’de, çok ilginç, girişinde… Adem Kıssasıyla başlar; diyor ki “Bu kitap bana yazdırıldı!”

Şimdi dön, “okuma” diyen adama “Yahu bu ne diyor?” diye sor! Muhtemelen sana “Zinhar! Vahiy ancak peygambere gelir” diyebilecek.

Oysa ki; kitapta bunu beyan eden Sultanın asla “bir peygamberlik iddiası” da yok! Zaten mesele burada ilginçleşiyor ya! Peki, “Bu, bana yazdırıldı!” beyanını nasıl algılayacağız? Gel, bu işin içinden çık şimdi!

Bir cevabı gerçekten yok!

Eğer, vahiy sadece peygamberlere geliyorsa, o zaman, Muhyiddin Arabi Hazretleri ne diyor acaba? Şimdi “Kitabını okumayın ama o bir evliyadır” diyen Adama sorduğunuzda, alabileceğiniz bir cevabı gerçekten yok! Mümkün değil, çünkü ne gönül hakikati biliyor, ne mânânın nasıl bir şey olabileceğinden yani konudan bihaber.

Doğal olarak kişinin “Allah’la irtibat kurabileceğinin” mümkün olduğunu söyleyemeyeceği için “taassup potasında” sıkışacak.


Dinleme sistemi var!

Eğer dinlemezsen, ne söylediğini anlayamazsın. Mesela biat kültürü ifadesiyle aşağılama yapan bir kesim var. Bu kesim “Biat kültürü var bu insanlarda, bunlar bu yüzden cahil” derken aslında kendisinin de “Asla dinlemeyecek kadar cahil” olduğunu anlaması gerekir.

Oysa İslam tasavvufunda, iki dinle bir konuş (iki kulağın, bir ağzın var) tabiriyle öğretme yöntemi var… Böyle anlatılır. Dinlemezsen, kendinden konuşursun. Kendinden konuşursan da senin doğruluğun veya eğriliğin, kendince dahi “algılanamayacak bir duruma” çıkar. Bu duruma çıktığı zaman konu, otomatikman sana fayda değil zarar getirir ve nefsiyle iştigal eden bir mâhluka dönüşürsün. Eşref-i Mahluk olma sırrı, yani Adem kalabilme meziyeti seni “dinleyerek yaradılışı algılayabilme potasına ve belki Nazar-ı İlahiye erişme” durumuna getirecektir.



Muhyiddin Arabi ‘yi bilmek mi, anlamak mı?

Muhyiddin Arabi’yi anlamak, evliyalığı ve veliliğini idrak etmek amacıyla hareket ettiğimizde; ister biat kültürü sebebiyle küçümsenenler olsun, ister bolca okuyup tamamlandığını düşünenler olsun… Şimdi, bir kere herkesin Fususu’l-Hikem’i okuyarak yutmuş ve manasını anlamış olma ihtimali çok düşük!

Şöyle bir şey söyleyeyim: hepimiz atomların var olduğunu biliyoruz, doğru mu? Biliyoruz. Atomun varlığı, bize, ne kadar “biliş” yakınlığı sağlayabilir? Diyebiliriz ki “Zerreler atomdan inşa edilmiştir… Demirin içerisinde atom vardır!” 

Herkes demirin içinde atom olduğunu bilebilir ama “atomun mahiyeti” ile ilgili hadisata vâkıf mıdır?!

Aynı atom tahtada da var. Tahta ile demiri birbirinden ayıran şey atomların dizilimi.

Hakikate yakînlik?

Benim, atomla ilgili konuşma yeteneğim, bir fizikçinin atomla ilgili konuşmasından çok daha farklıdır… İkimiz için de atomun, maddelerin oluşmasını sağlayan temel taşlar olduğunu bilmemiz ortak nokta! Fakat fizik alimi şunu söyleyebilir: “Bir dakika! Atomların varlığını gözlemleyemeyiz”.

Atomun varlığını gözlemleyemiyorken, atomdan nasıl bahsedebildiğimi ancak bir fizik alimi izah ediyor. Nasıl? Şöyle:

Atomu, ses frekanslarının titreşimi ile analiz ediyoruz.

Yani, mikroskopla atom göremiyoruz ama atomu ses frekansı ile çözümleyip nasıl bir yapıda olduğunu biliyoruz, diyor. Yani, yakînlik kazandığımız detayı aktarıyor!

Muhyiddin Arabi kehanetlerini merak etmeden önce…

Şimdi geldik başa, “iki bilişten” bahsettik. Hepimiz atomu biliyoruz ama atomun bize farklı bir şekilde görülebildiğini” anlatabilen kişi bir fizikçi. Yani bildiğimizi sanıyoruz… Oysa ki “Bilmek nedir?” bunu anlamak gerekiyor sanırım.

Afakından (dışından bilmek) ve enfüsünden (içinden, özünden) bilmek… Yani hakikatine vâkıf olmak başka bir şey.

İşte bu noktada da biz, Fususu’l-Hikem’i, Mesneviyi, vesaire… Herhangi bir başka kaynağı açtığımızda “düz yazı” olarak okuruz. İşte yüzünden:

Bişnev in ney çün hikâyet mîküned, Ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned

Bunu okuduğumuz zaman tutar Türkçesine çeviririz…

Dinle, bu ney neler söyler (hikaye eder), ayrılıktan nasıl şikâyet eder.

Sonra; sazlıktan koparılmış, gelmiş, yanmış, yakılmış… diye anlatmaya başlarız. Bunu bir şekilde idrak etmiş oluruz, değil mi? İyi de!

“Ney” ne? “Sazlık” ne? “Sazlıktan koparılma” ne? “Getirilip işlenmesi, içinin boşaltılması” ne?

“Sır” diye bize anlatılan hadise…

Bilmek konunun aslında “İdrak edilebilir gönül boyutunu açma” durumunu gerektirir. İşkembe-i Kübra’dan sallar ve dinlersen başka!

Birçok kişinin yanılgıya düştüğü nokta!

Aynı şekilde de vahiy… Yani, Peygamber aracılığıyla gelen bilgi… Peki, geldikten sonra? Bir aracı ile geldikten sonra bizzat muhatabız vahiyle!

Şimdi “Artık peygambere gerek yok” demek gerekiyor ki, “birçok kişinin yanılgıya düştüğü nokta” bu! Aynı atomdaki gibi… Atom olduğunu bilmekle, atomun “nasıl bir şey” olduğunun izah edilememesi gibi…

Vahiy bize geldi, okuduk, tamam artık biliyoruz! Hayır, bilmiyorsun! Sadece duydun… Aynen “atomu duyduğun” gibi! Ama “atomun ne olduğunu” bilmiyorsun!

Şimdi, bu kadar vahiy gelmiş… Kur’an’a göre “O her ne derse bizdendir!” değil de konu şöyle bir şey olsaydı:

Siz artık vahyi duyduğunuz, bana karşı ‘kendinizle’ muhatapsınız!

Ne olurdu? Öyle olmadı işte!

Kün sırrıOl deyince “nasıl” olur?

Allah böyle bir şeyle döngü kurmamış, Kur’an’da! Nereden anlıyoruz? Kün sırrı (ol deyince olur… Sure: Yasin 82) ile kâinatı yaratan Allah’ın, yaratma emrine yakınlaştığınızda, aslında “bir an da (ol deyince)” genişleyen bir programlama sistemi görebilirsiniz!

Gökleri ve yeri altı evrede yaratan(Sure: Araf 54, Yunus 3, Hud 7, Furkan 59, Secde 4, Kaf 38, Hadid 4); Alemleri yarattı , kur’anı öğretti, insanı yarattı, beyanı öğretti (Sure: Rahman 1-4); göğü yaratan ve genişleten (Sure: Zariyat 51)… vs.

Yani, her şeyden önce yaratılan Kur’an (âlemleri yaratıp Kuran’ı öğrettiğine göre?), Fahr-i Kainat Efendimizin sürekliliğini ve doğruluğunu sabitler! Yani… Peygamber Efendimiz Kur’an’ı doğrulayıp, bizlere iletirken; Kur’an da Peygamber Efendimizi doğruluyor. İkisinin karşısında bizim anlamamız gereken: sadece Kuran’ı değil, Peygamber Efendimizi de anlamak oluyor! Doğal olarak bizim, gelen mesajı duymakla meselemiz bitmiyor. Bunu kavramak için Fahri kainat Efendimize “gönül boyutunda” yaklaşıma vâkıf olmamız gerekiyor.

Muhyiddin Arabi ‘nin “Bu kitap bana yazdırıldı” kelâmını anlamak!

İşte bu meziyet ile Muhyiddin Arabi Hazretlerinin “Bu kitap bana yazdırıldı” beyanını anlayabileceğiniz, manyetik etkileşim boyutuna yani mânâya intikal edebiliyorsunuz. Etmediyseniz, tabii ki “Zinhar!” diyeceksiniz; Alemlerin Rabbi’yle irtibatınız yok. En tehlikeli iman şekli de bu zaten, bana göre! Şekil, şemal… İşkembeyi Kübra! Ondan sonra google’da ancak şunları ararsın:

muhyiddin arabi kehanetleri, muhyiddin arabi yıldızname, muhyiddin arabi mars, muhyiddin arabi fususu’l hikem, muhyiddin arabi havas kitapları, muhyiddin arabi sözleri …

Güldürmeyin insanı!

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*

 

"# Manşet" Kategorisinden en son...

Terkediş

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. "Eski anılarım" adlı acılarıma kulak veren
YUKARI Çık