fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

Mankurtlaşma! Yüce Allah “Doğrula!” Diyor

İletişim araçlarıyla mutlak doğru olarak kabul edilmeye başlayan bilgi, doğrulanma gerekliliğini aşarak bir zihin kontrol (yönlendirme) aracına dönüşür.

Tarih:

on

Mankurtlaşma! Yüce Allah “Doğrula” Diyor!

Koşullanan bir İvan Pavlov köpeği vardır… Yürüttüğü çalışma sonucunda köpeği uyarıcı olarak zil sesi kullanıp, kontrol altına alan Pavlov’un “bilimsel” çalışmasıyla daha orta ve lise öğrenim döneminde karşılaşırız…

Çinliler, Türk kavimlerine saldırıp esir aldıkları erkeklerin başlarını ustura ile derinden tıraş eder, devenin boyun derisini sıkıca başına geçirirler… Çölde, yere kırk beş derece açıyla hazırladıkları ağaç platformlara sırt üstü yatırarak güneş altında aç, susuz bırakırlar; sıcaktan kuruyan deve derisi sertleşir, zamanla kafatasına iyice yerleşerek bütünleşir ve çıkan saçların geri saplanmasına sebep olur. Esir olan kişi bedensel olarak hayatta kalabilecek kadar güçlü ise bağlı olduğu yerde sadece kendisine çok az su ve yiyecek getiren sahibini görür… Hafızasını yitirir; yemek ve su ihtiyacını sadece sahibinin gidereceğini düşünür, insanlık bilinci yok olur, ölümüne köleleşir. Artık adı da yoktur… Ona “mankurt” derler. İvan Pavlov’un “bilimsel” çalışmasıyla çok benzeşen ancak çok öncesinde keşfedilen bu dehşetengiz koşullama yöntemi, namodern adıyla “mankurtlaştırma” çalışması da bilimseldir.

Felsefi Bağlamda Mankurtlaştırır

Aslında “bilimsel” nedir noktasına gelmek istiyorum… Bilimsel, diyerek özellikle dini olgulara karşı bir sürü safsata atıyorlar ortaya… Birçok araştırmayan, doğrulamayan, duyduğu kadar algılamak isteyen insanın da ağzında bilimsel kelimesi doğru – yanlış – karma dolanıp duruyor. Oysa ki; bilgi insanı hükmü altına alır, bir bakıma felsefi bağlamda mankurtlaştırır. Biraz daha değerlendirecek olursak; insanın bilginin doğruluğunu teyit etmek gereksinimini köreltir ve İvan Pavlov’un deneyinde zil sesine tepki aldığı gibi aksiyona geçmesini sağlar. İletişim araçlarıyla mutlak doğru olarak kabul edilmeye başlayan bilgi, doğrulanma gerekliliğini aşarak bir zihin kontrol (yönlendirme) aracına dönüşür.

Bilginin değişkenliği gereğince, bilimselleşecek meselenin güvensizleşmesi söz konusu olacaktır… Yani çok değil birkaç asır önce gökyüzünde (uzayda) 10.000 yıldız var sanılırken; bunun komik bir rakam olduğu anlaşılınca, şüpheciliğin bilimin temeli olduğu söylemiyle, bilimsel söylemlere de şüpheci olmak durumunun ironik bir şekilde aynı koltuğa oturtulması gerekecektir. Ya da bir başka örnekle değerlendirirsek, önceki bir yazımda ele aldığım gibi; Göbeklitepe kalıntıları bulununca, arkeoloji bilgisine dayandırılarak öğrenim müfredatında yer bulan toplumsallaşma ve dini kavramların ortaya çıkış varsayımının çöp olması… Bilimselliği mutlak değil, değişken kılacak; doğruluğu şüphe barındıracaktır.

Yüce Allah “Doğrula” Diyor!

Bilginin, haberin, yorumun… Her ne koşulda olursa olsun yönlendirme, gerçekten yoksunlaştırma amacı barındırabileceğini buraya kadar anlamış olduğumuzu düşünürken aklıma gelen bir detayı da ekleyeyim:

Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.Kur’an-ı Kerim, Hucurât Sûresi, a. 6

Çok ilginç değil mi? Yüce Allah “doğrula” diyor! Bu doğrula emri ayet bilgisi olmak vasfının yanında açık bir uyarıdır. Bitmiyor… Öylesine sorgulama ve araştırmaya sevk ediyor ki, Yüce Allah:

Sana bu mübarek Kitab’ı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.Kur’an-ı Kerim, Sâd Sûresi, a. 29

Buyuruyor ve bilgiye “gerçek” yaklaşımın “dört boyutlu evrenin” ötesinde kavranmasını / kavranabileceğini de ayrıca irdeliyor:

Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi? ─ Kur’an-ı Kerim, Muhammed Sûresi, a. 24

Yüce Allah, doğruyu bulmanın ana noktasına beyni değil, kalbi koyuyor…

İnsana Hitap

Bireyin akıl ve gönül hassasına uyarıcı bir şok vererek tüm çağlar boyunca bir yaratıcının varlığını sezinleyen, “gerçek” kavramına ulaşmasına imkân sağlayan iman kesin olarak özgürlüğe kapı açar. İnsana, yönlendirmelerden arınarak, kafasındaki tabuları yıkıp iç yolculuğuna başlayabileceğini öğretir… Devrinin kutbu Hacı Bektaş-ı Velî Hazretleri‘nin muazzam ifadesiyle daha iyi anlayacağımız gibi “Ne ararsan kendinde ara!” sırrına yol açar. Sır insanda…

Gönül her hakikate Fahr-i Kâinat anahtarıyla Rabbına bağlandığı an vakıf olur.

Çünkü iman bir gönül meziyeti olarak sevgiyle başlar; bilgi edinerek değil sezgi yöntemiyle insana ulaşılır. Ve düşünecek olursak sezgi olmadan bilim de olamaz…

Maymunzade güruhun bilgiyi bilimselleştiren sezinin de insanca bir meziyet olduğunu idrak etmesi için daha çok yol katetmesi gerekecektir… Kaldı ki Yüce Allah’ın bu güruhla uğraşacağını zannetmiyorum! Malum sadece insana hitap ediyor… Âdemzadelere.

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!