fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

Mağaradan Çıkamamış Zekâ: Manyak Tipoloji

Ruh hasta olmaz, lakin bunlar inanılmaz bir gayretle ruh cereyanını, bünyelerinde hastalık koordinatlarına oturtabilmiş manyaklardır.

Tarih:

on

Mağaradan Çıkamamış Zekâ: Manyak Tipoloji

Bilgi ve felsefi hazinelerinden, balta girmemiş ekvator ormanlarında rastlanırcasına nadide (!) entelektüel bir ahkâmla paylaşım yapan sosyal medyadaki lafazanlara tekrar sesleniyorum bu yazımda. Niye mi? Yazıya konu edeceğim mesele hususunda tuhaf paylaşımlarla karşılaşıyorum da ondan. Düşünce madrabazlığından başkaca bir şey icra etmeyen bu tiplere, özellikle hedef aldıkları nokta münasebetiyle; yani İslami dinamiklerin yahut da genişleterek ifade edecek olursak dini inançların, sözüm ona akılcı eleştirisini yaymak gayretiyle yürüttükleri çabaya istinaden kendilerini gruplamak maksadıyla topyekun şöyle bir isim de buldum (gülünç, garip, şaşırtıcı davranışları olan kimse bağlamıyla) Manyak Tipoloji.

Bunlar paylaşımlarında senelerdir “sunum tekrarı” yapmaktadırlar. Yani bilimselliğe “kulak filozofu” olmak mesafesinde kalıp, araştırmacılığın çağımızdaki en yaygın metoduyla (kopyala – yapıştır) kulaktan kulağa yayılma gayretini yürütüyorlar. Tamamen kullandıkları bu bilimsel (!) yöntemin öz güveniyle ne ürettikleri bir düşünce var bunların, şöyle bir profillerini gezince bulabildiğiniz; ne de üzerine düşündükleri bir ahval. Sözüm ona modernize olmuş bu tipoloji örneklerinin İbret-i âlem dengesizlikleri o kadar haddi aşmış durumda ki; yarım yamalak iki kelime de edince “kendilerini tarihin nadide şahsiyetlerinin üstünde görmeye başlamaları” açıkça psikosomatik rahatsızlıkları da olduğunu düşündürüyor.

Ruh hasta olmaz, lakin bunlar inanılmaz bir gayretle ruh cereyanını, bünyelerinde hastalık koordinatlarına oturtabilmiş manyaklardır. Öyle bir varoluş bunalımı içerisindedirler ki; yaşamlarının sona ereceğini de bildikleri için stres bağıntılı zihinsel ifrazatlarını modernlikle falan süslemekte inat ederler. 

***

Fahri Kâinat’ın ve Ehlibeytin Kutlu Yolunda

Bizler insanız! Öyle bir varlığız ki; defalarca söylediğim gibi kendisine “inanç” hususunda hak tanınmış, Yaratanına muhatap olabilme imkânı ile var edilmiş, varlığı kâinatın en şereflisi kılınmış… Âdemoğlu Âdemiz! Bu tabiri kullanınca Hocam Nurbaki’nin sözüne değinmeden geçemeyeceğim:

Eğer bir insan Allah’a karşı gönül ibresini oynatamıyorsa insanlık vasfını tamamen terk etmiş, HAYVANSAL KATTA KALMIŞTIR! O zaman, işte onların kendi kendilerine layık gördükleri MAYMUNZADE oluyorlar.

İsteyen istediği atadan gelsin, maymunzade olsun… Biz Âdemzadeyiz!

Fahri Kâinatın müthiş mesajına inancımız bağlamında, kusurlarımıza rağmen İslam dairesinde olan kullar isek ne mutlu bize.  Kim hangi manyaklıkta dem tutarsa tutsun; bizler, Fahri Kâinat’ın ve dahi ehlibeytin kutlu yolunda yürümeye gayret göstereceğiz.

Aradıkları Bir Tanrı Değil Zaten!

Tüm bunların karşısındaki manyak tipoloji, ölüm bunalımını yaşadığı lağım kuyusundan çıkmak için gayret göstereceğine, kuyudaki ahvaline yandaş aramaktadır… En büyük problemi Tanrı’nın varlığını Tevrat, İncil, Kuran içerisinden mitolojik metinlere bağıntılar kurarak aramaktır (mim koyun burada). Bu yöntemle “yaratılış bilgisini” doğrulamak (!) adına yorumlar sözüm ona, üstün zekâsıyla (!). Oysa gerçek şudur: bir Tanrı aramaz!

Araştırmak kapsamında elbet söylenecek bir söz yok ancak ben, açıkça ortaya konması gereken noktaya değinmek istiyorum: inançsızlık durumuna dayanak arayan manyak tipolojinin düştüğü nefs kuyusundaki ağız birliğinin kurbanı oluşuna. Zannımca, Allah bu tipi  nakilcilikten değil de, gönlündeki his kabiliyetini kapatacak kadar “ne halt ettiğinden” sorgulatır.

İdrak Etmenin Latif Yolu

Tasavvuf erkânında malumdur ki öğrenmenin ve de idrak etmenin “latif yolu” mevcuttur. Yani sorgulamanın “niyet kısmı” önemlidir. Varmak istediğin yere bir yol döşüyorsan bu ancak habis bir yöntem olarak şeytanın nefsine döşediği “benlik” yolu olacaktır, gururlanarak yürüyeceğiniz. Mim koyduğunuz yere detay:

Yoksa “akletmek” Müslümanlar için açık emirlerdendir ve Kuran’da direkt olarak sadece “muttakilere” hitap eder, hidayet verir. Habis zihniyetle “muttaki” olmak imkânı yoktur.

Dikkat edin! Niyet, günah, sevap, ibadet… İnsanın, Yüce Allah ile gönül bağlantısındaki detaylar olmakla beraber toplumsal birlikteliği bir nizam içerisine sokar. Direkt olarak bireyi toplumsallaştırarak sosyal iletişimin temelini atar. Yüce Allah’a varmanın en mutlak yolu toplum içerisindeki iletişimden geçer; zekât, infak, ita…

Nefsinin İnkâr Gerekçesi

Manyak Tipolojinin gönül fonksiyonu kapalıdır. Tanrıyı, metinler içerisinde ararken (!) sözüm ona bulamayışı nefsinin bir inkâr gerekçesine dönüşür. Bireysel yaşamının “çıkarcılığıyla” kendinden başka bir şey görmez hale gelir, sosyalleşmekten uzaklaşır. Ne sarıldığı araştırma metinleri, ne kendi gibi zihin ifrazatı saçan arkadaşları deva olmaz bunalımına. Yine de insanları bu nefs kuyusuna çekmeye çalışır.

Mitolojik kaynakların hikâyeleriyle, dini kaynaklarca naklolan olayların “benzeşmesini” kendisi dahi zihninde bir yere koyamazken “tanrıtanımazlık” dairesinde huzur bulmaya çalışır. Oysaki tarihsel gerçekte şunu görürüz: insanoğlu, bir yaratıcının varlığını her daim sezinlemiştir.

Mitolojik hikâyeler aslında bir takım toplumsal olayların nakledilme yöntemidir; yani gerçekliği abartılarak, değişime uğrayarak günümüze ulaşmış olaylardır. Bahsettiğimiz tipin bu noktayı “özellikle” kaçırdığını düşünüyor, Yüce Yaradan’ın uyarıcılar göndermiş olduğunu hatırlamakta önemle fayda var diyorum.

Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi… (Kuran-ı Kerim, 2: 213)

Bu yazıya “Allah’a İman Nedir?” video dosyasını izlemenizi önererek bağlantısını ekliyorum.

Sonuç olarak, psikolojik durumlarındaki gel – git içerisinde yaşayan manyak tipolojinin mağaradan çıkamamış zekâsı kinayeli söylem üretmekten de geri durmaz “Allah kerim…” diyerek.

Doğru… Kerim’in de kuyusu derin paşam!

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
1 Comment

1 Comment

  1. Pingback: Sünni Alevi misin? Peki, gizli dinci ... - Hüseyin Şensu - KadrajBlog

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!