fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

İnanmazsan Ölç Bak!

Kurudan kuruya “laiklik” fraksiyonuna saplanan zihniyet, batı menşeili “demokrasi” ölçeğiyle dedesinin mezar taşını okumayı “yeni” unutmuş bir millete de medeniyet dersi vermeye çalışıyor.

Tarih:

on

İnanmazsan Ölç Bak!

Çok zamandır, Atatürkçü zihniyet diye tabir ettiğimiz mecra yeni Türkiye’nin kurulduğunu “doğuya yönelmek” eleştirisiyle ortaya atmış oluyor… Ufak bir detayı atlayarak, biraz ironi yapayım; doğuya yönelsek de illaki batıya çıkarız, kuzeye gidersek de güneye. Nasrettin Hoca’nın makamını ziyaret edenler bilirler… Konya, Akşehir’de. Türbe kapısının tam önünde bir taş vardır, üzerinde “Dünyanın ortası burasıdır” yazar… Meselenin devamı da “İnanmazsan ölç bak!” ifadesiyle tamamlanır.

Şimdi, bu yazıyı, kalkıp “Yedi cihana, bilmem kaç kıtaya hükmettik…” gibi savaş naralarıyla şekillendirmeyeceğim. Yüzümü başka bir hakikate “dönmek” niyetindeyim.

Mustafa Kemal Atatürk’ün, 10. Yıl Nutkundan şu kısım yine yankılanıyor zihnimde:

“Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir.”

Tabiî başkaca fikirlere ve ifadelere sahip olanlar da var…


Alıntı:

…Tıpkı Müjdat Gezen’in yıllar sonra anlattığı gibi:

“İzmir Torba’da şenlik vardı, İlhan Selçuk ve Aziz Nesin’le birlikte bir panele katılmıştık. Panelin konusu mizahtı. Birisi kalktı ‘Nasrettin Hoca’nın torunları olarak zeki insanlarız değil mi?’ diye sordu, Aziz Nesin’e. O da ‘Yüzde 60’ı aptaldır’ dedi. Herkes alkışladı. Sonra kuliste kendisine sordum neden böyle bir şey söylediğini. O da ‘Evladım, yüzde 92 diyecektim dilim varmadı’ dedi. O zaman referandum yapılmıştı ve oy verenlerin yüzde 92’si Kenan Evren’e oy vermişti. Bu söz oradan kaldı.”… (bkz. Kaynak Sayfa)


Bu alıntıyla, saçmaca bir muhalif noktaya oturtmaya çalışmıyorum… Herkes bildiği gibi yine bilsin Sayın Nesin’i. “Bir mizah kurbanı mıyız, yoksa kendimizi küçümsemek mezalimini mi yaşamaktayız?” arzunuz doğrultusunda karar verebilirsiniz.

Mustafa Kemal Atatürk’ün bildiğimiz bu meşhur nutkunu nokta ile tamamlamamak, öte yanda Aziz Nesin’in “aptallık tespitini” de Türk Milletinin unutulmuş şuuruna bağlamak isterim.

Lozan antlaşmasını müteakiben…

Çok ciddi, tarihi meziyetlere sahip olmuş bir milletiz. Göktürk’lerin batıya yürüyüşü ile başlayan, tarihe sayısız eserler bırakmış, unutulmaz mücadeleler vermiş bir millet. Ne kadar zeki yahut aptaldır (?) düşünülür ancak çok sert kırılmalar yaşanmış olduğu kesindir. Böyle bir milletin tarih sahnesindeki fonksiyonu üç beş kelime ile anlatılabilecek bir hadise değilken, binlerce yıllık varoluşunun sırrını da muhakkak ki beşeri kaidelerle izaha kalkışmak “aptallık” olur. Bu türlü aptallığa da “zekilik” madalyası takmak da ayrı bir varoşluk olur her halde.

Kurudan kuruya “laiklik” fraksiyonuna saplanan zihniyet, batı menşeili “demokrasi” ölçeğiyle dedesinin mezar taşını okumayı “yeni” unutmuş bir millete de medeniyet dersi vermeye çalışıyor. Acı gerçekler böyle zuhur ediyor … Hangi gerçekler? Türk milletinin cahillik, yobazlık çapında kaldığı “imgesini” zihinlere “çakmaya” çalışmak gerçeği. Binlerce yıldan bahsediyorum şu an… “Binlerce” yıl. Aslında “Cumhuriyet” kavramının yahut tarihinin gerçek olarak başladığı yani 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu ile idari yönetimini “Hâkimiyet bilakaydüşart milletindir” ilanından, günümüze kadar geçen süre sanırım binlerce yıllık büyük bir “devlet olmak” geleneğinin gölgesinde, devede kulak kalır… Doğal olarak geçen bu kısacık vakit, böyle büyük bir milletin aptallığını yahut da zekiliğini tescil etmeye de yetmez! Ancak kanaatimce, çağdaşlık ve asimile olmak kavramlarını karıştırmış olabileceğimizi gösterir.

“Lozan antlaşmasını müteakiben büyük bir fikir ve şuur asimilasyonuna maruz kaldığımız gayet açıktır… Ancak tenezzül bu ya; öldürülmemiş olduğumuz da samimi gerçekler ışığında aşikârdır.”

***

Ne doğuya ne batıya…

Hükmü altına aldığında Çin’i dışardan yönetmeyi tercih eden, Kerbela çöllerinde dahi sahneye çıkan; Üniversiteler kuran, Siyasetnameler kaleme alan; sadrından Ahmet Yeseviler, Hacı Bektaşlar, Yunus Emreler, Mevlanalar fışkıran; “Papalık” oyunlarında Vatikan’a ajanlar sokan, Fransa iç işlerine mektupla müdahale eden… Yani, coğrafik olarak dünyanın tam ortasına “yön tayin eden” benlik şuurunu, modernlik – çağdaşlık lafazanlığıyla baskılıyoruz ya; “laiklik… Demokrasi… Cumhuriyet…” kelimecikleriyle kafatasımızdan, “sıkıştırma” basıncıyla “aptallık fışkırdığını” göremiyoruz…

Türkiye ne doğuya ne batıya… Ve dahası ne kuzeye ne güneye yüzünü dönmelidir… Ve daha dahası “Yeni Türkiye” ifadesi de kullanacaksak, ihtiyacımız varsa böyle bir yenilenmeye; hükümet kim olursa olsun, tam merkeze… Tarihi şuurunun bıraktığı vasiyete yüzünü dönmelidir!

Gönlü dirilmeden ayağa kalkamayacak bir milletiz… Çünkü ne cahillik götürür ne bağnazlık kaldırır ne yalınayak toplulukların özentisini taşıyabiliriz. Büyük bir mirasın “vazifeli,” tamamen kendine has milletiyiz.


Alıntı:

…Bu özelliğin Türk Milletine yansıması ise, Kerbelâ’daki bir olayla paralel gitmiştir. Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’in 9 Muharremde huzuruna gelen 7 Türk atlısı Hz. Hüseyin’e; “Biz seni kurtaracağız, sen peygamber torunu değil misin?” diye müracaatta bulundukları zaman, Hz. Hüseyin Efendimiz: “Bu kalabalığın içinde (karşı tarafın o mel’un askerlerini göstererek) nasıl götürürsünüz” dediği zaman; “Savaş bizim sanatımız, seni götürürüz” dediler.

Çünkü gönülden istiyor! Çünkü gönlün fethedemeyeceği bir dava yok! Çünkü gönlün çözemeyeceği bir hadise yok!

Bu hadise üzerine Hz. Hüseyin Efendimiz demiştir ki; “Çok güzel bir mesaj almışsınız ancak bir zaman inhirafınız var. Kurtaracak olduğunuz ben değilim, oğlum Zeynel Abidin‘dir” demiştir. O da üç buçuk yaşında o zaman, susuzluktan komaya girmiş. “Beni yarın şehit edecekler. Oğlumu da öldü sanıp bırakacaklar. Bütün erkek soyumu kılıçtan geçirecekler, siz bunu götürün” demiş. Onlar da “Hay hay… Emriniz başımız üzerine” demişler. Bir tepenin etrafında saklanmak üzere yollanırken atlarıyla… Hz. Hüseyin Efendimiz elini açmış: “Yarabbi bu yedi atlı için yedi tane Millet ver” diye dua etmiştir. (Haluk Nurbaki, bkz. Kaynak Sayfa)


Dünyanın tam merkezinde olduğumuzu idrak etmek zorundayız. Bütün dünyanın yüzünü dönmek zorunda olduğu yöndür Türk Milleti… Çünkü mânânın merkezindeki ehl-i beyt cereyanını gönlüne almıştır. Bana göre, Nasrettin Hoca’nın “İnanmazsan ölç bak” ifadesindeki sır tam olarak bu noktadadır! Yani, şuurumuza zerk edilmiş “ezik olmak” manyaklığından kurtulmak zorundayız.

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!