fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

Göbeklitepe’de “New Age” Finali: İnsan Çağının Keşfi

“New Age” yani yeni çağ soytarılıklarını bir kenara koymak gerektiğini idrak ederken galiba Göbeklitepe’nin keşfi… “New Age’de” Göbeklitepe Bilgi Finali: İnsan Çağının Keşfi

Tarih:

on

Göbeklitepe'de "New Age" Finali: İnsan Çağının Keşfi

Gölgeyi ancak karanlıkta yok edebileceğinizi bildiğiniz kadar; bilgi, bilgiyle insanın imtihanın idrak dediğimiz “anlayış boyutuna” varması… Belki bilinmesi gereken en önemli mesele, budur beşeriyette. Ve bilgiyle harmanlamadığınız varoluş kavramı; dünyanızı karanlık bir odaya çevirmekten farksızdır.

Zaman öyle bir boyut ki beşeriyet içerisindeki algılanma döngüsünde, kendisine bağlanmış mahlûkat için dahi ayrıcalıklı… Asırlarca yaşama tutunan bir ağaç için bahsedebileceğimiz zaman algısına oranla insanın yaşam süresi daha bir basit, yani önemsiz. Her ne olursa olsun, tüm mevcudat geçip gidiyor âlemden… Usulca.

“Bilmek” ekseninde…

Geçip gitme yolculuğumuz ise bilgiyi değerli kılacak, onu idrak etmek ayrıcalığına ulaşabileceğimiz bir serüven olmaktan başkaca bir şey değil oysa…  Kıtaları keşfetmek, icatlar yapmak… “Bilmek” eksenindeki faaliyetlerdir. Farklılıklarımız da bu serüvendeki “farkındalık” seviyelerimizden nemalanır. Neyi ne kadar, ne zaman bilmek istiyoruz? Böylelikle kazanım sağladıkça, bilgiyi harmanladığımız yer “bilincimiz” olsa da değer yargılarımızla şekillenen zihnimiz gelişen farkındalığıyla bizleri kişiselleştirir.

Bilmek… Yokluğu fark edilebilen ancak varlık oranı ölçülemeyen insan dağarcığının rütbesi.

En ölçülemez yanımız olmakla beraber bilmek kavramı, iç boşluğunu da doldurmanın yöntem ve uygulamalarını aramaya mahkûm olan insan için vazgeçilmezdir. Bilen insan yorumlayabilir… Konuşabilir… Düşünebilir… Sorgulayabilir… Ve daha neler, neler.

Oysa bizleri “bilmek” kurtarmaz. Yani bilgi kullanılamadıkça beynimizin kıvrımlarında kaybolduğu gibi, anlamsız bir yük olmaktan da öteye geçmez ya bazı zaman… İşte! Yazımızın neşet ettiği arter damarı bu noktada.

Bilimsel olarak sunulan “insanoğlunun bilinç dâhilinde sergilediği toplumsallaşma diyagramı” Şanlıurfa’nın Göbeklitepe mecrasında tökezlemiştir. Arkeolojik bulgular neticesinde “bilimsel” kabul ettiğimiz bilgi kalıbının sıralaması şöyle“avcı – toplayıcılıktan, yerleşik – tarım toplumuna geçiş; tarım toplumundan dini inanışların doğuşu…”

Kuram ise şuydu: “dini olguların gelişimi yerleşik – tarım toplumlarıyla başlamıştır.” (!)

Acaba?.. Oysa, bu bilginin gidişatı bir başka edinilen bilgiyle bozuldu…

Göbeklitepe’de durum farklıydı; toplayıcı – avcı bir toplum mabet inşa etmiş? Yani, bilimsel olarak dini inançların ortaya çıkmasının yerleşik toplumlar kurabilen (!) insanlarla alakası kalmamıştır! Aksine; dini inançların insanları bir araya getirip, yerleşik kılan, toplumsallaştıran “ana unsur” olduğu anlaşılmıştır.

Göbeklitepe’yi de “bilmek” için keşfetmişken…

Buyur buradan yak! Bilgi ne yazık ki değişkendir… Ama gereklidir! Göbeklitepe’yi de “bilmek” için keşfetmişken, milyonlarca yıl öncesinde kullanılan taş kalıntılar bizi alt – üst etti. Öyleyse dayanabileceğimiz dirsek, kiriş, baston ne olabilir? Yaşamsal olgularımızın en temel unsuru, insanlaştığımız nokta olarak “bilinç” sahibi olmak, bilmekle alakalı değil; idrak etmekle alakalıdır. Yani Yaratıcısıyla muhatap olabilen, idrak etmiş bilinçli varlıklar olduğumuzu… Hayvandan ayrılan özelliğimizi idrak etmiş olmak.

Yüce Allah, murad-ı ilahisi kün sırrıyla yarattığı mevcudatı beşeriyet potasında zaman olgusuyla sınırlarken, insana müthiş bir ikramda bulundu: ruh cereyanı vererek. “Enerji” demiyorum bakın, lütfen dikkat!

Ruh bilgisinin ufacık esintisi biz insanlara “yaratıcı kudretin varlığını sezinletmekte kâfi gelecek bilgiyi” ulaştırdığını da görmüş olduk… Hangi çağda olursa olsun!

“New Age” yani yeni çağ soytarılıklarını bir kenara koymak gerektiğini idrak ederken galiba Göbeklitepe’nin keşfi biz insanlar için idrak dünyamızda daha önemli bir çağı başlattı: “İnsan Çağının” keşfi.

İnsan Çağı, elestte başlayan maceranın, kıyametle gerçek varoluş mekanının boyutuna geçeceğini bize iyice öğretecek…

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!