fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

Eşref-i Mâhluk İçin Sosyo-Psikolojik Çıkar

Yüce Allah, insanı “çıkarcılıktan” yani bencillikten arınarak eşref-i mâhluk vasfını ortaya koyabileceği arz yaşamına tabi tutmuştur.

Tarih:

on

Eşref-i Mâhluk İçin Sosyo-Psikolojik Çıkar

Bir süredir; yaradılış, insaniyet, toplumsallaşma, tarihsel ve siyasal diyalektik ekseninde sizlerle paylaştığım yazılar kaleme alıyorum. Henüz tüm bunlara, yaratılışın ince ayrımında yer alan (kendi algı boyutumdaki) mânâ tesirine de değinebilmiş değilim. Nasip olduğu vakit bu yöne doğru ilerlemeye çalışacağım. Ancak her ne kadar da bir planlama üzerinde ilerlemeye gayret ediyor olsam da gündemim değişiklikler gösteriyor.

Değişkenlik bağlamıyla, beşeri dünyanın “vahşi çıkar savaşlarını” verdiğimiz yaşamsal dinamiklerimize ve algılanması açısından “tanımlanmasına” değineceğim.

***

Aile, iş ilişkileri, arkadaşlık, dostluk, aşk, ekonomi, din, aile, politika ve eğitim vs… Toplumsallaşmanın diğer tanımıyla sosyalizasyonun en temel olgusudur.

İnsanoğlunu “birliktelik” yaşamına mecbur bırakan sürecin başlangıcıdır arza indirilişimiz ve birlikteliğin mecburiyetleri içerisinde, gelişim sürecimizi idrak edebilmek için kavramsal tanımlamalara ihtiyaç duymaktayız. İşte bu sahada ayrıştırmayı ve bütünlemeyi sağlayabilecek idrak yeteneklerine kavuşmamız gerekmekte. Yani en temel noktada; gerek öznel (enfüs) gerek nesnel (afak) bağlamıyla “kendimize” dürüst olmalı… İkili ilişkilerimizin “birliktelik” çemberinde kaçınılmaz bir yer sahibi olan kişisel fayda (psikolojik tanımıyla fonksiyon) mekanizmalarımızı fark etmek durumundayız… “Çıkarcılık” kavramını ve tanımsal olarak “çıkar” ayrımının diyalektiğini yürütmek adına.

Arkeolojik bulgular neticesinde hepimize öğretilen “tarım toplumu” tanımlaması, insanlık tarihinin sosyo-ekonomik yaşamındaki temel biçimiyle en geniş kesitini, sosyalizasyon normlarının bireysel gelişim süreciyle şekillenerek doldurmuştur.

Tam da bu noktada, insanoğlunun küçük gruplar halindeki “avcı – toplayıcı” sosyo-ekonomik yaşam döneminin “münferit yaşamsal gereksinimlere” ulaşmak temelindeki muhtaçlığını daha kolay gidermek gerekliliğinden ötürü bana göre gayriihtiyari terk edildiği ifade edilebilir.

Psikolojik çalışma sahasının ifadesiyle, toplumu oluşturan bireylerin açık – kapalı fonksiyonlar, özünde “çıkar” kelimesini toplumsal fayda mekanizmaları içerisinde algılanması boyutuna taşır. Böylelikle sosyal psikoloji sahasında sosyologlar, toplumların gelişimi ve birlikteliği sahasındaki araştırmalarının “çatışma yaklaşımı” içerisinde “mevcut ilişkilerden kimin kazanç elde ettiği, kimin zarar gördüğüne” bakarlar.

Yani kazanç veya zarar noktasında “çıkar” mevzubahis olduğunda insan, gerek öznel (enfüs: manevi) gerek nesnel (afak: maddi) gereksinimleri olduğu için fayda temelli yaklaşımlar üzerine yönelecektir. Ki, bu durumu fonsiyonalist yaklaşım şu şekliyle tarif eder:

Okulların bir toplumda öğrencileri bilgili kılmak, eğitmek gibi açık fonksiyonları olduğu gibi, onları sokağa bırakmamak, belirli bir yaşa gelinceye kadar belirli konularla meşgul etmek şeklinde gizli fonksiyonları vardır.

Doğal olarak “toplumun temelini oluşturan birey sosyalizasyon süreci içerisinde temel olarak ‘bireysel çıkarları’ doğrultusunda yaşam sürer,” diyebiliriz sosyal psikoloji gözlüğüyle bakacak olursak.

Yalnızlık Allah’a Mahsus!

Çıkar kelimesi sinemizde kavramsal olarak bambaşka bir yer etmiştir elbette. Lakin bu fonksiyona; “çıkarcılık” kavramından arınmış, yumuşayarak kabul gören gerçekliğiyle toplumsal bilinç üzerindeki itirafıyla rastlamamız mümkündür: “Yalnızlık Allah’a mahsus!” Gerçekten yalnızlık “insanca” sürdürülebilecek bir meziyet değildir.

Ve Yüce Allah’a ithaf edilen kısmıyla bu ifadeye katılmayarak, mürşidim Dr. Haluk Nurbaki’nin müthiş kelâmını  “Allah, Resulüyle birlikte… Yalnız değildir!” not olarak eklemek istiyorum.

Devam edelim… Toplum içerisinde sorumluluklar yüklenen “aktör birey” her hâlükârda ilk önce içsel dinamiklerini ölçekler yaşamında… Yani öncelikle içsel gereksinimleri söz konusudur; korkuları vardır, sevilmek ister, arzu eder, ekonomik ihtiyaçları vardır… vs. Buna bağlı olarak iletişim yetenekleri, istekleri ve sunabilecekleri kadar bir hacim kaplar arzda.

İnsaniyet olgusuyla ihtiyaç

Yüce Allah insanı yaratış yapısının ekseninde insanlık meziyetlerine ulaşması için teşvik eder, aslında… Yani, yarattığı eşref-i mahlûk için “insaniyet kaidelerinin” neler olduğunu belirtmiştir ve insanın bunlarla donanmasını ister, kendisine muhatap alabilmesi için. Ayet-i kerimeyle de açıktır ki;

Melekler yeryüzünde fesat çıkaracak kan dökecek, dediler (Bkz. Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi 30. Ayet).

Yüce Allah, yaratışındaki biyolojik gerekçeler sebebiyle yaşamımızı karbon tüketerek sürdürebilecek olmamız, bir bakıma insanı “insaniyet ölçüsüne” sokacak olan “yaşamını kazanarak” idame etmek yoluyla bir “arz yaşamı” meydana getirmiştir. Oysaki cennette kazanmak (bulmak – edinmek) gereksinimimiz yoktu. Meleklerin ayeti kerimedeki muhteşem ifadesi, sadece yapısını gezip – seyrettikleri “suret âdem” halindeki insanın yaratılışındaki varlık potansiyeliyle ne yapacağının tarifidir. Oysaki tam olarak “insan” görmüş değillerdir… Çünkü hemen aynı ayetin devamında Yüce Allah “Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” buyuruyor.

İşte! Açıkça Hz. Âdem ve Havva’nın hatasına bağlanarak tarif edilmekte olan ve birbirimize muhtaçlığımızın arza inişimizle başladığını düşünebileceğimiz cennet yaşamının terk edilmesi, aslında diğer bir yönüyle insanın mahlûkat gözünde “suretlikten soyunup” asli olarak “insaniyet noktasını” ortaya sererek “sizin bilmediklerinizi bilirim” hükmünün afaka yansımasını sağlamıştır.

Hemen burada yeri gelmişken bir not daha düşeyim;

Bakara Suresi 30. Ayetini temel alarak bazı kesimler “Tanrı öncesinde de insan yaratmış… İşte ispatı!” hatta ve hatta “Uzayda insan olabilir, Allah bu kadar büyük evrende neden insan yaratmış olmasın? Şu ayete bakacak olursak…” gibi yorumlar üretmekteler. Oysa hiçbir dayanak bulamadıkları felsefi çıkarımlarına sadece suretinden algıladıkları ayetleri uydurmaya çalışmaktadır… Aman dikkat! Bunlar Yüce Allah’ın zatiyetini “enerji” kelimesiyle de tanımlamaya kalkar… İhlâs Suresinden haberleri olmadığı için. Hoş okusalar ne anlayacaklar ya… Yeri geldi madem “Sure-i İhlâs’ın Efüsi Yorumu” yazısını da bilahare okuyun, derim. Üstelik şu alıntıyı da vererek

“Efendim Allah enerjidir!.. Hayır! Çünkü enerji bir şeyden meydana gelir.” 

Sonuç olarak;  bilimsel diye tarif ettiğimiz sosyal psikoloji, insanın toplumsal davranışlarını ilişkilendirdiği yaşamsal sürecinin bilinçaltındaki muhtaçlığını “çıkar” kelimesiyle izah ederken; Yüce Allah, insanı “çıkarcılıktan” yani bencillikten arınarak eşref-i mâhluk vasfını ortaya koyabileceği arz yaşamına tabi tutmuştur.

Demek ki insan, insaniyet olgusunu gösterebilmek için “insana” ihtiyaç duyar.

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!