fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Köşe Kadraj

Ehlibeyt Yolunda Gönül Davası: Mânâ

Madem ki Muharrem ayına eriştik… Mânâ kelimesini gündeme almak, algılayabilmek için ancak bu kadar gerek olabilirdi; tabii ki Kerbela zulmünün de dile gelmesinin… Ehlibeyt Yolunda Gönül Davası Kerbela

Tarih:

on

Ehlibeyt Yolunda Gönül Davası: Mânâ

Aşağıda Fîhi Mâ-Fîh, Mevlâna Celâleddin, Syf. 61, (İnkılâp Yayınları)’dan alıntıladığım bölüm manevi hakikatlerin çok ciddi anlaşılması gerekliliğini hatırlatıyor bana. Çünkü sevgi kavramı zihnimde yaşamsal münasebetleri sağlayabilmekle bağdaşırken; gönlümde, hakikatlerin yeşereceği manevi bir zemin olmak üzere çağrışım yapıyor. Ve sevginin, insanı gönül ekseninde aklın algı boyutlarının çok ötesine taşıyabilen bilgi kaynağına Ehlibeyt yolunda ulaştırdığını düşünüyorum.

Sevilen her şey güzeldir; fakat aksine her güzel olanın sevimli olması gerekmez. Güzellik; sevimliliğin bir parçasıdır.

Aslında kafatasının çapı kadar bir dünyası olduğunu dahi söyleyebilirim, sevgiyle tanışmamış insanların… Biraz dikkatlice düşünüp, insani unsurlarımızı değerlendirmeye alırsak beşerî yaşamımızda en büyük eksikliğimizin ne olduğunu fark edebiliriz… Mânâ! Mananın eksikliği yavanlığın, tekdüzeliğin başladığı; varoluşun sadece “Suret Ademlik” kısmı kadar yer kaplayabileceğini anlamak zor olmayacaktır.

Bu yazımı, Muharrem ayını Fahr-i Kâinat Efendimizin “Gönlüm” dediği Hz. Hüseyin’in Kerbela mezalimi bağıntısıyla kaleme almak istiyorum.

Sevgi ve sevgiyle güzelleşen her şey… Mânâ hadisesinin içinizdeki titreşim şiddetiyle alakalıdır.

Madem ki Muharrem ayına eriştik… Mânâ kelimesini gündeme almak, algılayabilmek için ancak bu kadar gerek olabilirdi; tabii ki Kerbela zulmünün de dile gelmesinin…

Mânâ deyince “duygulanma” kavramına hemen yapışıyor olabilirsiniz… Ne yazık ki; yanlış! Ve hatta mâna vicdan sızlanmasının da bir mahsulü değilken biraz daha gönlünüzü zorlamanız gerekecek, diyebiliriz.

Nurbaki’ye “Mâna nedir?” diye sorduklarında şu cevabı aldığını biliyorum bazı derviş (!) pozu atanların: Hayalini bile hayal edemezsiniz!

Öyleyse Nedir Bu Mâna?

Tek kelime: “hakikattir!” Ne kadar net oldu değil mi? Mâna olmasaydı beşeriyet olamazdı, demek de istiyorum.

Aslında bir buut (boyut) mekânından bahsediyorum, diye düşünebilirsiniz. Giriş kapısı “gönül” olan ve sevgiyle intikal edilebilecek bir mekân! Delilikle velilik arasında, sır gibi görünse de sır olmayan bir aşikâr hakikatten bahsediyorum.

Muharrem ayının gelişiyle hüznün başladığı günlere adım atıyoruz. İslamların, yine kendisinden gördüğü en büyük mezalimi anlamak ve anlamlandırmak adına Hz. Mevlâna Sultanın “güzelliği sevgiyle cem ettiği” müthiş tarifiyle giriş yaptım ki; güzel görebilmenin ve anlatabilmenin izahat kapısına dayanalım… Hakikat demine peşrev atmış olalım.

Muharrem ayı ile beraber Ehl-i Beyt sevdasını ve iman davasını anlayabilmek, Allah kokusunu (korkusunu değil, dikkatli okuyun) alabilmek bir mânâ sırrı oluvermiş ne yazık ki günümüzde… Oysa ortada bir sır dahi yokken. Peki, neyi algılayamamış ya da anlayamamış ki; Muharrem ayının hüzne dönmesine saf tutup, kıyamete kadar devam edecek bir laneti üzerlerine çekmiş insanlar, Yezit itinin peşinde?

Lafım “laf”tan anlayana olacak… Hâşâ, sır falan verdiğim yok! Her şey aşikâr! Değil mi ki hakikat; ehline açık, ehli olmayana sır! İşte o ehillerden bir gönül eri Haluk Nurbaki bize çok nazenin, mânevi bir prensibi asırlar ötesinden “sevgi frekansıyla” haykırmıştır:

Suyu hiçbir zaman kana kana içmeyin! Değil mi ki; Kerbela’da Hz. Hüseyin susuz kalmıştır!

Eğer sevgi “hak edene” vereceğimiz bir meziyet olsaydı; hak edeni keşfetmek gerekecek, böylelikle sevgi sadece “benlik” işi olacaktı… Oysa bu işin özü sevilene “senlik” kıymetini kendindeki “benlik davasından” geçerek vermek işidir. Ve… Doğal olarak sevmek işi “sevimli kılmak” meziyetidir. Allah “kün” sırrıyla âlemleri yaratmış; elestte Fahr-i Kâinatın “beliğ sırrını” muhatap almasıyla sevgi sırrı açılmıştır. Bir bakıma mana dediğimiz boyutun zuhur ettiği, kulluk vasfıyla idrak edilebilecek mekânlar açılmıştır. Efendimizin benliğini yokluk nazarına taşımasıyla sevgi (aşk), bulduğu muhataplık lütfuyla Yüce Allah’ın yaratma muradının döngüsünü başlatmıştır.  İşte:

Hz. Hüseyin, her mümin için gönlün en derin noktasındaki sevgi anahtarıdır. O’nu görmek, O’nun davasını dava edinmek; düşmanını düşman bellemek bir mana (sevda) aksiyonudur!

Yani, mahlûkat sevda-i ilahi döngüsüyle Yüce Allah’a karşı “sevimli” olabilir; boyutlar ötesine geçer, zamanı aşar… Mânâ boyutuna intikal eder.

Hakikatinin Devamlılığı

İnsanların ayrıştığı temel nokta sevgi sırrının zuhur etmediği gönüllerin katılaşıp hakikat boyutuna sağır olmalarıdır.

Asırlar geçmiş… Dava hiç değişmemiştir. Aşağılık olmak meziyetleri Yezit soyu ile nefslerden nefslere, günümüze kadar nasıl taşınıyorsa; Hz. Hüseyin Efendimizin zulme boyun eğmeyen duruşu bir iman frekansı olarak gönüllerden gönüllere, günümüze kadar taşınır.

Bu sebeple ayrışır… Çeşit çeşit iman anlayışlarıyla karşılaşırız. Oysaki Ehlibeyt, Fahr-i Kâinatın beşerî soy zinciri olmak vasfı ile yücelmekten daha ziyade imanın, gönül boyutunda “beliğ sırrıyla” Yüce Allah’a muhataplık davasının devamlılığını temsil eder… Sevgi sırrıyla bezenmiş gönül şebekesinin mânâ deryasıdır.  İşte bunu sezinleyen her kişi: er kişidir! Kadını da erkeği de!

Ve gönlü sevgi aksiyonuyla mana boyutuna bağlanmamış güruhun ibadet afrası – tafrası hususuna dem vurmak niyetiyle de Hz. Mevlana’ya tekrar sarılarak naklettiği başka bir detayı alıntı yapmak istiyorum:

Tâceddin Kabâyî’ye, “Şu mollalar aramıza giriyorlar, halkı, din yoluyla inançsız bırakıyorlar” dediler buyurdu. (Sonra da) dedi ki:

Hayır, onlar bizim aramıza girip bizi inançsız edemezler. Hâşâ, bizden değildir onlar. Hani bir köpeğe altın tasma takarlar ya. Takarlar amma bu yüzden o köpeğe av köpeği demezler ki. Avlanmak, av köpeğindeki bir huydur, bir hünerdir; ister altın tasma tak, ister yün. Bilginlik de cübbeyle, sarıkla değildir bilginlik, bilgin kişinin özündeki bir hünerdir; bilgin, ister ağır kumaştan yapılmış kaftan giysin, ister abaya-kebeye bürünsün, fark etmez. Nitekim Peygamber’in zamanında da münafıklar, din yolunu kesmek istediler; mukallidi din yolunda gevşetmek için namaz elbisesi giyindiler. Çünkü kendilerini Müslümanlardan göstermeselerdi bunu başaramazlardı. Yoksa bir Firenk, yahut Müsevî, dini kınasa sözünü dinlerler mi hiç?

(Kaynak: Fîhi Mâ-Fîh, Mevlâna Celâleddin, Syf. 73, İnkılâp Yayınları)

Kusurlarımız, günahlarımız bizleri iman hakikatinden ayırmaz… Ama gönül hakikatinden, Ehlibeytin gönül yoluna bağlanmamışsak her devir bir Muaviye, bir Yezit çıkar imanlı olduğumuz zannıyla peşinde cennetlik (!) oluveririz! Hz. Hüseyin’in arkasında namaza durup, cephede karşısına geçenler gibi… Yüce Allah, gönlünde ufacık bir kıpırtı şeklinde dahi olsa “Hz. Hür” gibi iman haysiyeti taşıyanlara, bu Muharrem ayında Hz. Hüseyin Efendimizin hürmetine mecal versin; bizlerin gönüllerine de kıyamete kadar Kerbela’da zulmün belini kıran Ehlibeyt yolunda olmayı lütfetsin.

Vesselam!

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Yaşam Kadraj

Terkediş

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı…Terkediş

Tarih:

on

Terkediş

Soğumaya yüz tutmuş dünyama bir yolculuk ettim. Sensiz, eksik, yarım bir ada var; ucu bucağı sonsuz olarak etiketlediğim diyarın sise bulanmış eteğinde. O ada; sen ve benim, bizim, bir bütün olarak kurduğumuz, inşa ettiğimiz hayalleri sakladı. Dizaynı sana ait, inşası bana ait nice katlı evler, nice saçlı evler. Balkonundan seyre daldığımız çocuklarımızı gömdüm, her gün çaba sarf ettiğin bahçemize. Yaşlarını takip eden bir nehir hayalin vardı. İçini temizleyen bir berraklığa sahipti.

Hayal değil, resmettiğimiz; soluksuz yazdığım bir kitap sayfası gibiydi. Seni adanın bir ucundan diğer ucuna sürükleyen paragraf gibi bir hayaldi. Bir ev inşa edilecekti. Bir şehre dönüştü. Sonra da ülkeye. Sonunda dünyaya. Ve sen çekip gittin. Sahip olması en doğal hakkı olan kişi, bu hayalin başyapıtı resmedilemezdin. Hiç bir dilde, bir kelime dahi karşılığı olmayan sen; değiştin. Nedeni bilinmeyen bir değişim.

Hastalık gibi değildi bu… Yada mevsim gibi değildi. Yani geçici olmaktan çok uzak bir farklılıktı bu. İsim vermekte zorlanıyorum buna lakin isimlendirmek ne denli kolaydır? Göç gibi bir şeydi sanki; uzaklara seyahat eden bulut hayal et. Gözden kaybolup yok olan bir seyahat misali. Ne sen bir buluttun ne de seni sürükleyen bir rüzgar vardı, bu hayalde.

***

Elvedalara kulak asmayan bir yolcuydun sen.
Arkana dahi bakmadan çekip giden.
"Belki" diye diyorum... Bir duraksama ile dönsen
ardına belki gidemezdin.
"Tutuklu kalırdın" diye resmettim o anı.

***

Hayalden başka bir şey değil

“Diye”ler ile doldurulmuş bir metin asla gerçekliğe kavuşmayacak. Ve senin o anda duraksaman bile, belirsizlikte kurulmuş, muhtemel hayalden başka bir şey değil.

Bulanan zihnim kabiliyetini yitirdi. Paslanan hayallerim, ot saran karakterim, yosun bağlamış kelimelerimi hapsettim tüm diyarı dönüştürdüğüm zindana.

Senin gittiğin o karanlık vakit, kurduğum acı hatırama ulaştı.

Geceye kenetlenen bir düşüncem karanlığımda kayboluyor. “Eski anılarım” adlı acılarıma kulak veren bu çöküntünün; artık tutunacak dirayeti kalmadı, belleğimde tükettiğim umut zerrelerine. Arafa atılmak istiyor sözcüklerim, senli hayallere kavuşmak adına. Sonsuz ufuklarına açılmak, engin derinliğe sahip gözlerinde hapsolmak istiyorum. Sabahların kokusu olmak, gecelerin nefesi olmak istiyorum teninde. Dilime kazımak istiyorum seni. Aydınlığın, karanlık rotasında esaret olmak istemiyorum.

Ne fayda ki; bunlar, giden senin ardından duyulamayan bir kaç haykırıştan ibaret.

Devamını oku

Köşe Kadraj

Trajedi

Hüznün isimsizliği trajedisi. Günümüzün ağır vebası… İnsanlığın sürekli hüzün içinde, İsim koyamaz ruh halini. Hayatında ideoloji benimsemesi.

Tarih:

on

Yazan:

Trajedi
Yangı

Hüznün isimsizliği trajedisi.
Günümüzün ağır vebası...

İnsanlığın sürekli hüzün içinde,
İsim koyamaz ruh halini
Hayatında ideoloji benimsemesi.
Ufak sanılan küçücük yaranın,
Ur şeklinde vücuda yerleşmesi.
Kestiğin, kazıdığın yerden,
Arsız sarmaşık gibi boy vermesi.
Bizi bu arsızlıklar yordu.
Sevgisizlik, hadsizlik, değersizlik
En mühim olan kısmı ise;
Hiç edilmişlik.

Sen zannedersin ki serilmiş önüne;
Çok geçmez, beklemediğin anda
Emeğini verirler eline.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!