fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Tarih Kadraj

Bir Operasyon: Laiklik Kronolojisi!

Öyle acayip bir içtihat uygulamaya çalışıyorlar ki; yaşayabilmek için devlet bizlere değil de vatandaş olarak bizlerin devlete karşı “laik” olması lazım geliyor. Bir Operasyon: Laiklik Kronolojisi!

Tarih:

on

Laiklik

Milletin imanına, o imanı uygulayışına müdahale alışkanlığını demokratik bir zeminde tutmanın imkânsızlığı içerisinde; 1937-1950 yıllarında Ezan’a… 1967 yılından günümüze ise başörtüsüne müdahale edilerek [1] ikici yeni döneme girildi. Cumhuriyet Tarihimizi, kronolojik olarak kısa başlıklar halinde okuyoruz şimdi… Yeni Türkiye vizyonundan ziyade hâlâ devam eden ilginç bir sürecin operasyon adımlarını göreceğiz adeta, en sona eklediğim listede… Ama öncelikle değineceğim hususlar var.

1937’de “laik” olan Türkiye [2], laikliği hâlâ anlamış değil. Laikliği, halktaki duruşunu beğenmediği görünüme karşılık kendi ürettikleri üstün din anlayışı (?) ile bağdaştıran düşünce özürlü zümre, demokrasiyi de işe karıştırınca iyice çuvallıyor! Öyle acayip bir içtihat uygulamaya çalışıyorlar ki; yaşayabilmek için devlet bizlere değil de vatandaş olarak bizlerin devlete karşı “laik” olması lazım geliyor… Demokrasiyi hak getire! Devletin karşında inanca mesafeli olmak durumunda kalıyoruz… Dikkatli düşününce komik değil mi? Yani hem öyleyiz hem böyle… Bir Allah var, bir de sen!? Bize gerek kalmadan, tepeden inme bir sopaya “layık” olacaksınız ya, hadi hayırlısı!

Laiklik Kavramında Türlü Oyun Dönüyor

İşte! Bu laiklik kavramında türlü oyun dönüyor, misali yakın tarihten alalım: bir yandan alevi kardeşlerimizi müfredat ve uygulayış ile alakalı bir konuya tamamen münasebetsiz “zorunlu din dersi kaldırılsın” eylemlerinde kullanıp, alevi cemaatini “dine düşman” konuma sokuyorlar… Öte yandan başörtüsünü, dini ve siyasi semboldür ifadesiyle “türban” kavramıyla ele alıp, takanları üniversiteye sokmamaya gayret ediyorlar. Yahu! Ne aleviler ateisttir ki “din dersi kaldırılsın” desin, ne bayanlar köledir ki örtünmesin de “örtüyü dini ve siyasi sembol” için kullansın! Pardon? Böyle bir aptallık, ucube bir dikta zihniyeti olur mu? Ya! Oluyor işte… Böylelikle, sözüm ona “laik düzen” başka bir gayenin kılıfı oluveriyor.

Hangi çağdayız, deyip dururlar; çağ ötesi… Ta İslam öncesindeki cahiliye dönemine irtica edip… Özgürlükleri kısıtlayarak, insanın özgür yaşam haklarını kontrol etmeye çalışırlar. Bunların cümlesi yalancıdır!

Öylesine kirli, millete ne zaman musallat olduğu tam olarak belirlenemeyen bir şeytani zihniyetle cebelleşiyoruz ki; eli, kolu belli belirsiz. Ha, korkar mıyız, hayır!  Tam aksine tüm faaliyetleri kendi korkularından nemalanıyor… O sebeple:

Ey Şeytan! İslâm’la şereflenmiş Türk Milleti imanını bu komik oyunlar karşısında yitirmez… Tam “yıkıldı” denilen yerde daha sağlam ayağa kalkar! Sen iyi bilirsin… Gerisini siz düşünüverin bakalım.

Bir Operasyon: Laiklik Kronolojisi!

Gelelim Kronolojiye…

Tarihlerin hepsi ayrı bir konu fakat başlıkları alt alta özet olarak getirdiğimizde bence, usulca gelen başka bir niyeti ortaya seriyor, artık siz karar verin.

Not: Müsait bir vaktimde bu tarihlerdeki meclis zabıtlarını da paylaşacağım sizlerle… Kürsüde kim ne demiş hep beraber okuruz.


20 Ocak 1921 Perşembe: Teşkilât-ı Esasîye Kanunu
01 Kasım 1922 Çarşamba: Saltanat kaldırıldı
29 Ekim 1923 Pazartesi: Cumhuriyetin İlanı
03 Mart 1924 Pazartesi: Halifeliğin mülgası
03 Mart 1924 Pazartesi: Devlet işlerinin dine uygun olup olmadığını denetleyen, Şer’iyye ve Evkaf Vekillikleri kaldırılarak, dini kuralların yönetime karıştırılması engellendi.
03 Mart 1924 Pazartesi: Medreseler Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır.
13 Mart 1924 Perşembe: Zamanın Millî Eğitim Bakanı Vasıf Bey de medreseler üzerindeki tasarruf hakkını kullanarak medreseleri kapatmıştır.
20 Nisan 1924 Pazar: Yeni Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Yürürlüğe girdi.
20 Nisan 1924 Pazar: Halifeliğin kaldırılmasından kaynaklanan rahatsızlıkları gidermek için “Türkiye Devletinin dini, Din-i İslâmdır” ibaresi eklendi…
25 Kasım 1925 Çarşamba: Şapka Kanunu çıkartıldı, dini değeri olan giysilerle sokakta gezilmesi yasaklandı.
30 Kasım 1925 Pazartesi: 1. Maddeye; Tekke ve Zaviyeler ile Türbeler ve Tarikatlar kapatılarak bunlarla ilgili sıfatların kullanılması yasaklandı.
26 Aralık 1925 Cumartesi: Takvim, saat ve Yeni rakamların kabulü.
17 Şubat 1926 Çarşamba: Mecelle yerine İsviçre Medeni Kanunu Habul edildi.
04 Ekim 1926 Pazartesi: Türk Medeni Kanunu yürürlüğe girdi.
10 Nisan 1928 Salı: 1. Maddeden; “Türkiye Devletinin dini, Din-i İslâmdır” ibaresi kaldırıldı.
01 Kasım 1928 Perşembe: Harf Devrimi; Latin Alfabesi’nin Türkçe’ye uyarlanmış bir biçimi kabul edildi.
22 Ocak 1932 Cuma: Türkçe Ezan İstanbul’da Yerebatan Camii’nde ilk kez “Hafız Yaşar (Okur)” tarafından okundu
12 Temmuz 1932 Salı: Dil Devrimi Başladı: Türkçe’nin vatandaşların çoğunluğunun anlayamadığı Arapça ve Farsça kökenli sözcük ve dilbilgisi kurallarından arındırılıp Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak, ulusal dili olarak yazı ve konuşma dili haline getirilmesini amaçlayan devrim.
18 Temmuz 1932 Pazartesi: Diyanet İşleri Riyaseti, ezanın Türkçe okunmasına karar verdi.
04 Şubat 1933 Cumartesi: Müftülüklere ezanı Türkçe okumalarını, buna uymayanların kati ve şedid (kesin ve şiddetli) bir şekilde cezalandırılacaklarını bildiren bir tamim gönderildi.
06 Mart 1933 Pazartesi: Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi’nin 6 Mart 1933’te yayımladığı bir tebliğ ile İslam peygamberi Muhammed’e hürmet ve saygı ifade eden sözlerin yer aldığı salanın da Türkçe okunmasına karar verilmiştir.
03 Kasım 1934 Cumartesi: Cüppe ve sarık giymek yasaklanmış, bu kıyafetleri giyme hakkı yalnız din adamlarına tanınmıştır. Diğer yandan ülke çapında bu duruma tepki gösteren birtakım gruplar ortaya çıkmıştır. Bunlar “dini amellerine alet etme” iddiasıyla yargılanmıştır. Bu davalar sonucu kimi şahıslar hapis cezasına mahkûm edilmiş veya idam edilmiştir.
05 Şubat 1937 Cuma: 1. Maddeye; “laik” ibaresi eklendi.
23 Mayıs 1941 Cuma: Türkçe ezan uygulaması, 1941 yılına kadar da Diyanet İşleri Başkanlığı genelgesine dayanarak sürdürüldü. 1938’de Atatürk’ün ölümünden sonra Arapça ezan yasağıyla ilgili sorunlar giderek artınca Arapça ezan okuyanların cezalandırılması için bir yasa çıkarılması gündeme geldi. 4055 sayılı kanunla Türk Ceza Kanunu’nun 526. maddesine bir fıkra eklenmiştir. Değişikliğe göre, Arapça ezan okuyanlar ve kamet getirenler, üç aya kadar hapsedilecek ve 10 liradan 200 liraya kadar para cezası ödeyeceklerdi.
1967 Kasım: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde derslere başörtüsüyle girmek isteyen Hatice Babacan okuldan atıldı.
1982: YÖK, yayınladığı kıyafet genelgesi ile başörtüsünü yasakladı.


[1] 1967 yılında, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde derslere başörtüsüyle girmek isteyen Hatice Babacan okuldan atıldı.
[2] Ki, öncesinde halifeliğin kaldırılmasının ardından 1924 anayasasına “dini İslam” ibaresi düşülmüştür.

Devamını oku
Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Tarih

Hemşirelik Tarihi: Anadolu’nun Beyaz Melekleri

Hemşirelik 19 yüzyılda ortaya çıkan bir meslektir. Bazı meslek adları vardır ki, boşuna seçilmemiştir… Hemşirelik de bunların en önemlilerindendir…. Reşitpaşa Gemi Hastanesi’nin baş hasta bakıcısı Safiye Hüseyin Elbi’dir

Tarih:

on

Yazan:

Hemşirelik Tarihi: Anadolu’nun Beyaz Melekleri

Hemşirelik 19 yüzyılda ortaya çıkan bir meslektir. Bazı meslek adları vardır ki, boşuna seçilmemiştir… Hemşirelik de bunların en önemlilerindendir. Hemşireliğin Almanca, İngilizce ve Türkçe’de ortak anlamı “kız kardeş” demektir. Ülkemizde de sağlık dünyasının ilk kız kardeşleri Trablusgarp ve Balkan Savaşları’ndan sonra ortaya çıkar.

Bütün Emperyalist Güçler kapıya dayanmış ve Osmanlı yedi düvele karşı savaşa hazırlanıyordu. Savaş demek; ölüm, yaralanma ve tıbbi bakım demekti…

Osmanlı’da sivil sağlık kuruluşlarının ortaya çıkışı 19 Yüzyıl’ın son çeyreğinin eseri. Daha evvel genellikle Askeri Hastaneler var… Dolayısıyla 19 yüzyılın son çeyreğinde sivil hastanelerin yapılmaya başlandığını görüyoruz ki, bu konuda, dönemin padişahı Abdülhamid’in de önemli bir yeri vardır, bu sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması konusunda. İki tane tıp okulu var; bir tanesi Askeri Tıp Okulu (Askeri Tıbbiye) ki orduya hekim yetiştiriyor ve eczacı yetiştiriyor. Bir de Sivil Tıbbiye var (Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye)… Buradan da sivil hekim ve sivil eczacı çıkıyor. Genel olarak Osmanlı Devleti’ne baktığımız zaman (yani büyüklüğüne baktığımız zaman) buradan çıkan hekimlerin gerek askeri gerek sivil hekimlerin sayıca çok yetersiz olduğu görülüyor. Sadece hekimlerle olacak bir iş değil; bunun yanında çeşitli sağlık hizmetlerinin de verilmesi gerekiyor…

Prof. Dr. Emre Dölen

Çanakkale Savaşı ile ilgili beni en en çok en çok etkileyen daha önce çok bilmediğim, siperlerdeki koşullardı. Siperlerdeki koşullar ve askerlerin mücadele ettiği yokluk, hastalık salgınlar, sinekler, sıcak… Beni en çok koşullar etkilemişti…

Tolga Örnek (Gelibolu Belgeseli Yönetmeni)

Çanakkale Savaşında Gemi Hastaneler yapılıyor. Bunlardan en önemlilerinden biri de Reşitpaşa Gemi Hastanesi. Reşitpaşa Gemi Hastanesi’nin baş hasta bakıcısı Safiye Hüseyin Elbi’dir.Çok büyük yararlılıklar gösteriyor…

Prof. Dr. Recep Akdur

Hemşirelik tarihimize dair Hdvideo Produksiyon youtube kanalından hemşirelik belgeseli. Akademik düzeyde hazırlanmış olan bu belgeseli full hd izleyebilirsiniz.

Devamını oku

# Editör Seçimi

“Devlet-i Ebed Müddet” Bekâ sorunumuz yoktur, hamdolsun!

Bekâ sorunu lafazanlığı yanında AKP’ye kaybettiren, şahsiyetsizliğin kafasıdır! Kafasızlık mı deseydik? Devlet-i ebed müddet unutulmasın! Recep Tayyip Erdoğan…

Tarih:

on

“Devlet-i Ebed Müddet” Bekâ sorunumuz yoktur, hamdolsun!

Bekâ sorunu lafazanlığı yanında, AKP’ye kaybettiren “31 Mart’ta benim adayım… Benim için 81 ilde… 922 ilçede… 386 beldede… Belediye başkan adayı… RECEP TAYYİP ERDOĞAN’dır” sosyal medya spotundaki şahsiyetsizliğin kafasıdır! Kafasızlık mı deseydik? Devlet-i ebed müddet unutulmasın!


Şimdi bu spota ithafen şunu mu söyleyeceğiz: “Bu seçimin kaybedeni ‘sadece’ Recep Tayyip Erdoğan’dır!”


Size yazıklar olsun!

Bakın, Erdoğan’nın SIRTINA NASIL ÇIKIYORLAR… Sonra da NASIL PİŞKİNCE SORUMLULUK ALMAMIŞ OLUYORLAR, görüyorsunuz.

“Anlatmaya gerek yok” diyorum bazen de…

Peki, neden?

Ama benim de bugüne kadar, anlamaya çalıştığım konu: Peki, Erdoğan bu patırtıya NEDEN MÜSAADE EDİYOR?

Tek adamlık

Evet! Bu sebeple, ders alması gereken sadece Erdoğan’dır! Çünkü bu şahsiyetsizliğe ve sürdürülmesine müsaade etmektedir!

“Tek adamlık” eleştirisinin nereden çıktığını anlayabiliyorsunuz sanırım.

Bu spot bana gayet net izah etmektedir.

Sonra ne mi oluyor?

Böyle bir “tek adamın” girdiği seçimde ellerini ovuşturan, kim olduğu belirsiz “binlerce adam” olduğunu düşünüyor insan.

Sen oy verir misin?

Göbeğini kaşımakla itham edilse de edilmese de bir yere kadar dedi millet! O yer 31 Mart’mış! Ayaklanma gibi… Şahısların “garantisi” gibi görülmekten, “rantçılıktan” usanmış gibi!

Artık anlayana.

Şimdi ne oldu? Şöyle: Erdoğan, en fazla oyu alarak yine kazandı. Ama Ak parti kaybetti… Kesin. Net!

Evet! Erdoğan’da aynen bu şekilde açıklamasına yön verdi! Vermesi gerekti…

Erdoğan olmasa AKP birden mi çöker, yoksa yavaş yavaş mı?” sorumun cevabı da gelmiş oldu.

Anında yok olur!

Şimdi: Bekâ sorunu mu?

Millet Ak Parti’yi silecek, bu belli.

Ama… Selçuklu’ya varıp… Ertuğrul Gazi’yle gazalara çıkıp… Mehter marşlarıyla Osmanlı’yla… Oradan “Ya Allah Bismillah” cihan fethetmeye… Çanakkale’ye… İstiklal muharebesine…

Bunlar bizim damarımızdaki “ne olduğunu gayet iyi bildiğimiz” gücümüzken…

Ver gazı denilecek, propaganda malzemesi değil! Bu anlaşılmış oldu.

Galiba Erol Olçok bu işi iyi biliyordu, Sayın Erdoğan… “Adımda Ali var!” diyerek olacak işler değil yani. “Ali” yürekte olacak… Ahlakta olacak, imanda olacak!

Devlet-i Ebed Müddet

Önümüzdeki 4,5 yılda kimlerle çalıştığınıza dikkat etmenizi, kendimce önemle tavsiye ederim.

Unutulmamalı ki; “Devlet-i Ebed Müddet” bâkidir. Yani, bekâ sorunumuz hiçbir zaman olmamıştır!

Türkistan’dan Türkiye’ye… Anadolu mucizesinin mimarı “Bekâ Billah” teşkilatı sağ olsun! Var olsun!

Devamını oku

Popüler '30