fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Gezi Kadraj

Güneşin Doğduğu Topraklar

Elazığ’a geldiğim ilk gün,otobüsten inip ayağım yere bastığı an,babamın doğduğu; annemin büyüdüğü topraklarda olmanın bilinci ile bambaşka bir havaya büründüm.

Tarih:

on

Ailecek değerlendirilecek, özlem giderilecek , rahat edilecek en güzel tatil mekanı hiç şüphesiz insanın memleketidir. Bizim de  on beş senelik aranın ardından iki senedir ailecek tatili değerlendirdiğimiz yer Elazığ idi.

Tatili bitirip kürkçü dükkanıma (İstanbul) geri döndüğüm şu zamanlarda orada yaşadıklarımı, hissettiklerimi anlatabileceğim birini arıyordum. İşte tam o an elim kağıt  ve kalemime gitti.

Elazığ’a geldiğim ilk gün,otobüsten inip ayağım yere bastığı an,babamın doğduğu; annemin büyüdüğü topraklarda olmanın bilinci ile bambaşka bir havaya büründüm. Bu karışık duygular  tüm bedenime hakim olmuş iken tam karşımda her daim yanımızda olan koca bir dağı:dedemi gördüm.Hep beraber evin yolunu tuttuk.Çünkü evde bizi bekleyen anneanne kahvaltısı vardı.Tüm aile masanın başına oturduğumuz zaman geniş bir aile de olmanın şansını ve huzurunu bir kez daha hissettim;bir kez daha şükrettim.Tüm sevdiklerim yanımda baş ucumda idi.Onlarla birlikte gezeceğim,göreceğim,öğreneceğim koca bir ay…

Otuz gün boyunca gezdim;yeni yerler keşfettim;üzüldüm ve kan karışmış bu toprakların sokaklarında şuan bile  özgürce dolaşmamıza izin vermeyen terör belasına lanet ettim.

Yolumuz; Güneşin doğduğu topraklar …

Yolumuz; Harput , Keban, Golan ,  Munzur , Hazar Gölü,Bingöl ve Diyarbakır’a düştü bu sene..  Her gittiğim yerin ayrı bir güzelliği,ayrı bir tarihi vardı. Elime kağıt ve kalemimi almamın sebebi buydu. Bu güzellikleri, bu  tarihi, güneşin doğduğu bu diyarları anlatmak…


…bu  tarihi, güneşin doğduğu bu diyarları anlatmak.

İlk durağımız, Ahmet Kaya’nın “gün olur kavuşuruz”dediği; “yaş otuz beş yolun yarısı eder”dizesi ile tanıdığımız “Otuz Beş Yaş” şairi Cahit Sıtkı Tarancı’nın ve Ahmet’Arif’in doğduğu şehireydi.

Adını karalamaya çalıştıkları, son dakika haberlerinde ismi terör olayları dolayısı ile anılan bu şehire adım attığım an büyülendim. Çok yer gezdim, çok yer gördüm ama Diyarbakır başkaydı; her köşesi tarih kokuyordu.

Hititlerden Bizanslılara; Bizanslılardan Selçuklulara; Selçuklulardan Osmanlılara kadar bir çok uygarlığın hüküm sürdüğü bu önemli şehrin Sur ilçesine yolumuz düştü. Fazla vaktimizin olmaması sebebi ile pek  gezemedik.

Dünya Kültür Mirası Listesine girmiş Diyarbakır Surları

Sanırım buraya gidip de görülmesi gereken yerlerden biri Dünya Kültür Mirası Listesine girmiş Diyarbakır Surları; bir diğeri ise Mimar Sinan’ın eseri olup,ayaklarının altında Dicle Nehri olan “On Gözlü Köprü”dür.Yola çıkarken buraları görmeye niyetlenmiştik.Bazı aksilikler sonucu surları dıştan gördük;köprüye ise gidemedik.

O sıra o kadar çok ismini duymaya başlamıştım ki araştırmadan edemedim. İnternetten bakıp gördüklerim, gidenlerden duyduklarım ile size şu kadarını söyleyebilirim. Eğer yolunuz Diyarbakır’a düşerse Sinan’ın eserini ve Dünya Kültür Miras Listesine girmiş olan surları ilk gidip görecekleriniz arasına ekleyin.


Cennetle müjdelenen 10 sahabeden biri

Peki Diyarbakır’a gittin,hiç bir yeri gezmeden geri mi döndün diyecek olursanız;elbette gezdim. Akkoyunlular tarafından inşa ettirilen Nebi Camisini,Beşinci Harem-i şerif olarak da bilinen Ulu Cami’ye gittim.

Surların yanından geçip Ulu Camiye giderken yolda bir kabristan gördük. Cennetle müjdelenen 10 sahabeden birine aitmiş. Öyle çok heyecanlandım ki. Düşünsenize Peygamberi görmüş,cennetle müjdelenmiş birinin kabri başındasın.Merakıma yenik düşüp Diyarbakır’da kabri bulunan bu kişiyi araştırdım. Araştırmalarıma göre  Anadolu’da ki sahabelerin birçoğunun şaibeli olduğu yönündeydi. Çünkü o zamanlar sahabelerin Hicaz dışına çıkmaları yasakmış.Burayı geçtikten sonra Nebi Camisi çıktı karşımıza hem soluklanmak hem  de bu tarihi camiyi görmek için avlusuna girdik.

Bu tarihi camiye ait tek bir fotoğraf bile çekememişim…

Tek kubbeli küçük cami, Akkoyunluların en güzel mimari eserlerinden biri içeri girdiğiniz anda her köşesinin  tarih koktuğunu sizde fark edeceksiniz. Eskiden daha büyük olan bu camiye gerek bizim gibi ziyaret edip avlusunda dinlenmek için gerekse ibadet için yolunuz  düştüğünde görülmeye değer -ne de olsa günümüzde sağlam kalmış tarihi- eserlerimizden biri. Hâlâ ayakta iken, hâlâ bizleri bekliyorken görmek gerekir. Fakat yol yorgunluğumu,yoksa Diyarbakır’a büyülenmemin etkisinden mi nedir, her gördüğüm yerde fotoğraf çekmeyi ihmal etmeyen, telefonu elimden düşürmeyen ben; bu tarihi camiye ait tek bir fotoğraf bile çekememişim.

Ve son olarak  öğle namazı okunduğu sırada, 40 derecelik sıcağın altında kavrulurken bizi  5.Harem-i Şerif olarak da bilinen Ulu cami karşıladı.Gerek mimarisi,gerek tarihi ile etkileyici olan bu cami, dedemin öğle namazını burada kılmak nasip oldu dediği yerdi .


5.Harem-i Şerif olarak da bilinen Ulu cami

Devamını oku
Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Gezi Kadraj

İstanbul’un Anıt Ağaçları

“Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu.

Tarih:

on

Artık büyük ölçüde yitirilen İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devlerin hikayesini Volkan Yalazay yazdı.

Yeşil Gazete’de yer alan İstanbul’un anıt ağaçları konulu söyleşide Volkan Yalazay:

“Eski İstanbullu Ağaçlar” Kitabın ismi böyle. Her ne kadar literatüre “Anıt Ağaç” olarak giren ağaçları anlatıyorsam da İstanbul söz konusu olduğunda işin içine “Eski İstanbullular” gibi zihnimizde ve imgelemimizde saygıdeğer, kültürlü, görmüş geçirmiş ihtiyarlar şeklinde beliren sözcükleri bu şehrin anıt ağaçlarıyla birleştirmek sanki doğru oldu. Onlar, yani İstanbul’un anıt ağaçları artık büyük ölçüde yitirdiğimiz bir İstanbul kültürünün ve coğrafi zenginliğinin henüz var olduğu zamanlardan günümüze ulaşan nebati devler.

Detayına değindi.

Söyleşinin tamamı burada

Devamını oku

Gezi Kadraj

İstanbul ; Kim, hayâline kapılmasın ki?

Kim? İstanbul hayâline kapılmasın ki; ben bu beton haline denk gelmiş, şanssız nesilden olmama rağmen, hâlâ dikkate değer, hayâl kurmaya sebep olacak yerlere denk gelebiliyorum. Bu hâline bile hayran olabiliyorum. Çünkü aşk böyle bir şey.

Tarih:

on

Yazan:

İstanbul ; Kim, hayâline kapılmasın ki?

Dünyaya merhaba dediğim, aldığım ilk nefeste havasını soluduğum… İstanbul İlk adımlarımı atarken toprağına bastığım, güldüğüm, ağladığım, kendimi bulduğum, tanıdığım yer. Ne çok şükür sebebisin sen? Kalabalığından sıkıldığım, bunaldığım gitmek istediğim anlar da olsa insanin dönüp dolaşacağı yer ne de olsa kürkçü dükkânıymış. İşte, benim; dönüp dolaşıp geleceğim yer! Baba ocağım, kürkçü dükkanım…

Ana gibi yâr olmaz, İstanbul gibi diyar / Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar. ─ Necip Fazıl Kısakürek

İstanbul hayâli…

Benim kürkçü dükkanım; büyüklüğü, güzelliği ve coğrafi konumu sebebi ile tarih boyunca bir çok devletin hayâlini süslemiş, bu sebeple tarih boyunca bir çok kez istilaya uğramıştır. Sadece devletlerin değil, vatanın diğer illerindeki vatandaşların da hayâllerini süslemiştir. Özellikle üniversiteye gidecek yaştaki gençler, İstanbul’da okumak hayallerine kapılmıştır.

Kim? Hayâline kapılmasın ki; ben bu beton haline denk gelmiş, şanssız nesilden olmama rağmen, hâlâ dikkate değer, hayâl kurmaya sebep olacak yerlere denk gelebiliyorum. Bu hâline bile hayran olabiliyorum. Çünkü aşk böyle bir şey.

İstanbul ; Kim, hayâline kapılmasın ki?

İstanbul ‘da olmak tıpkı bir masalın içinde olmak gibi.

Salacak’da oturup ince, uzun Galata Kulesi’nin denizin tam ortasında, bir başına kalmış Kız Kulesi’ne olan bakışını izlemeyi; İlkbahar’da Emirgan’a gidip laleleri seyretmeyi; Eyüp Sultan’a, Sultanahmet’e gidip ibadet etmeyi; Beşiktaş’dan, Kadıköy’den vapurlara binip martılara simit atmayı; Balat sokaklarında gezmeyi; mavinin en güzel tonu ile tanışmayı; Çamlıca Tepesi’nde, Millet Parkı’nda okuduğumuz romanların – özellikle Tanzimat Dönemi’nde yazılmış olanların – kahramanlarını aramayı, huzur romanı eşliğinde Mümtaz ve Nuran’ın aşkına şahit olmayı ama daha da önemlisi, Tanpınar’ın romandaki İstanbul’unu görmeyi; üstadımız, merhum Necip Fazıl’ınYahya Kemal’in yürüdüğü sokaklardan geçmeyi; bunun güzelliğini hayâl edebiliyor musunuz?

Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer─ Yahya Kemal Beyatlı

İşte! Tıpkı bir masalın içinde olmak gibi. Bakın bu saydıklarım yapılabilecek olanların sadece bir kısmı.

Bir de Tanpınar’ın, Yahya Kemal’in yaşadığı dönemde ki insanlar ya da onların çok öncesinde yaşayanlar, İstanbul’a gelmek isteyenler kim bilir ne hayâller kurmuşlardır? Kim bilir ne güzellikler görmüşlerdir?

Devamını oku

Köşe Kadraj

Venüs ve Aşk Meleği

Aydınlık bir köşede keski ve çakı benzeri basit aletlerle “Venüs ve Aşk Meleği” tablosunu taşa çizerek yontmaya başladı. Venüs ve Aşk Meleği

Tarih:

on

Osman Kademoğlu

Venüs ve Aşk Meleği tablosunu taşa çizmek…


İlkokulda el işi dersinde iki şişle yün örgü, kartondan piramit, koni, küp, araba, kağnı modelleri, beşik çatılı evler… Renkli el işi kâğıdını katlayıp keserek çiçek ağaç vb. süsleme işleri, defterlere kenar süsü, duvarlara tarih şeridi, yağmur kar oluşumunu, bulutları, yönleri gösteren ve rüzgâr adları yazılı betimlemeler yapılırdı.

Bolaman ilkokulunda, başka ilkokullarda olmayan bir şey daha vardı. El işi dersinde taş üzerine yontma ve kabartma desenler işlenirdi. Süleyman (Hazne) Be’in tepedeki evinin önünde, bahçede, duvar diplerinde her biri yaklaşık 25x 35×12 cm büyüklükte kesilmiş beyaz taşlar vardı. Bu taşların bir kısmı yosunlaşıp yeşillenmişti. Çakıyla keskiyle yontulabilen bu yumuşak taşlara “pur taş” denirdi. Büyüklerden duymuştum. 1938 Erzincan depreminde Süleyman Bey’in evi epeyce hasar görmüş, depremden sonra ev tamir edilirken duvarlarda bu taş kullanılmış. İnşaattan artan taşlar bahçede, duvar diplerinde unutulup kalmıştı.

Çocukların mile ve topaç yaptığı pur taş yontuya uygun olduğu için okulda el işi dersinde de kullanılıyordu.

Ben, Tahsin Hazne, Hikmet Şensu… Biz üç arkadaş pur taştan bir Atatürk büstü yapmaya karar verdik. Mehmet Şen öğretmen projemizi onayladı. Tahsin Hazne taşların en büyüklerinden birini seçti getirdi. Her şey iyi gidiyordu. Büstün omuzları, göğsü ve başı şekillenmiş, ceketin yakaları boynundaki kravatın kabartısı çizilmiş, kaba yonuşu ortaya çıkmıştı. İşin asıl ince el hüneri isteyen yüz ve beden ayrıntılarına sıra gelmişti. Elde tutulan keskiye vuracak yerde kaza eseri taşa inen bir çekiç darbesiyle büstün başı kırılmasın mı? Bütün hayallerimiz o anda suya düştü. Öyle ki birkaç gün üç arkadaş birbirimize küs kaldık konuşmadık…

Pur taşı işleyecek asıl sanatkâr aradan birkaç yıl geçtikten sonra yine Bolaman’da ortaya çıktı. Kardeşim Mahmut (Kademoğlu) lisede edebiyat öğretmeni Şair Behçet Necatigil’in öğrencisi ve sanat duyarlığı yüksek bir Bolaman genciydi. Mahmut ilgi duyduğu eserlerini merak ettiği Avrupalı meşhur ressamları anlatan renkli baskı bir kitap almıştı. Sanatkâr ruhlu kardeşim işte o kitapta gördüğü bir tablodan çok etkilendi. Bu İspanyol ressam Valaskes’in “ Venüs ve Aşk Meleği ” ya da “Rokebi Venüsü” adlı tablosuydu. O yaz okul tatil olduktan sonra Mahmut Kale’ye geldi.

Süleyman Bey’in evinin yanından büyücek bir pur taş alarak konakta büyük odada pencereye yakın aydınlık bir köşede keski ve çakı benzeri basit aletlerle “ Venüs ve Aşk Meleği ” tablosunu taşa çizerek yontmaya başladı.

Sanat

Venüs Ve Aşk Meleği

Her gün yüzmeden dönüşte Mahmut etrafı fazla tozutmamak için yere bir gazete kâğıdı veya bir örtü yayarak taşın başına oturuyor, saatlerce sanatına dalıp gidiyordu. Belki bir ay belki bütün yaz tatili boyunca uğraştı. Sonunda gerçekten nefis bir rölyef (kabartma) sanat eseri ortaya çıktı. Güzelliğini görsün diye Venüs’e ayna tutan aşk meleği ile yatağına uzanmış, Venüs figürü üç boyutla derinlik kazanmış. Sanki canlanmış, konağa iki yeni misafir gelmişti. Gördüğümüz sanat eseri karşısında biz bütün ailemiz şaşırıp kalmıştık. Kardeşim Mahmut’un keşfi olunmamış, gizli kalmış sanat yeteneği Bolaman’ın pur taşıyla bir araya gelince hayat bulmuştu. Adeta antik rölyeflere yakın değerde bir eser ortaya çıkmıştı. Bu rölyef yıllarca konakta büyük odada bir köşede sergilendi, durdu. Gelip giden konukların çok ilgisini çekiyordu.

O yaz Mahmut Kale’ye gelmemişti. Sanıyorum 1962 yazında masmavi eşsiz güzellikte bir gündü. Öğlen vakti püfür püfür poyraz eserken Fatsa yönünden resmi plakalı bir siyah Villiz kaptıkaçtı geldi. Ben pencerede oturmuş, konağın önündeki dut ağacının yaprakları arasından göründüğü kadar dışarıyı seyrediyordum. Arabadan çıkan takım elbiseli kravatlı 3 kişi Garipöldüren Çeşmesinin başında durup konağa bakmaya başladılar. Gelen geçen insanların özellikle Avrupalı turistlerin konağın resmini çekmelerine, durup uzun uzun bakmalarına alışmıştık. Bu çok olağan bir şeydi ama devlet memuru adamların tarihi konakla ilgilenmeleri alışılmamış hatta görülmemiş bir şeydi. Bu arkadaşların konağa dik dik bakmaları beni kuşkulandırdı. Adamlardan biri çeşmenin karşısında Hüsemoğlu Yaşar’ın işlettiği kahveye gitti. Kahveciyle bir şeyler konuştu. Pencerenin altına gelen Yaşar Beyler; “Evi gezmek, içini görmek için izin istiyorlar.” dedi. Hemen anneme danıştım, tekrar pencereye gelerek; “Buyursunlar.” dedim.

Misafirler Sinop müzesinden geliyorlarmış. Antik ve etnografik malzeme aramak ve toplamak için Sinop’tan Sarp’a kadar tarama gezisi yapmak üzere yola çıkmışlar. Müzecilerden biri İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü mezunu, eski eser uzmanı 25 yaşlarında bir gençti. Kiliseden başlayarak, konağın altındaki ahırı ve sonra da üst katta sofayı ve odaları bir bir gezdiler. Kapıları, kilitleri, dolap kapaklarını, ocakları, tavanları incelediler. Deniz tarafında büyük odada oturuldu, misafirlere çayla birlikte annemin evde hiç eksik etmediği cevizli kakaolu pasta ve portakallı kurabiye ikram edildi. Hoş beşten, sanat ve müzeciliğin önemi üzerine konuşmalardan sonra memurlar tam vedalaşıp gidiyorlardı ki eski eser uzmanı genç birden durdu.

Mahmut’un taş üzerine oyma “ Venüs ve Aşk Meleği ” rölyefini gördü.

Büyük odanın kuzey duvarındaki üstü kemerli yuvarlak nişte (rafta) duruyordu. Genç müzeci rölyefin önünde diz çökerek eğildi, saygısını göstermek ister gibi eseri el sürmeden hiç dokunmadan incelemeye başladı. Bütün ayrıntılarını inceledi. Eski eser uzmanı arkadaş büyülenmiş gibiydi. Önemli bir eser bulmuş olmanın gururunu taşıyan ciddi yüz ifadesiyle “Bu antik parçayı nerede buldunuz? Bizans ya da daha önceki dönemlerden kalma olabilir ben bunu Sinop Devlet Müzesi adına sizden almak zorundayım ve antik eseri aldığıma dair size bir belge verebilirim.” dedi.

Venüs ve Aşk Meleği

Konakta büyük odada rölyefin bulunduğu yer

Argun ağabeyim “Efendim bu antik bir parça değildir, bunu birkaç yıl önce bizim biraderimiz Mahmut yaptı.” dedi. Eski eser eksperi genç adam Argun ağabeyin sözlerine inanmamıştı. Antik eseri vermemek için yalan bir bahane uydurduğunu sanıyordu. “Hayır efendim bu antik dönemden kalma nadir bir esere benziyor, belki bin yıllık belki daha eski çağlardan kalma olabilir. Bunu sizin kardeşiniz yapmış olamaz, müzeye vermek istemeyişinizi anlıyorum ama yasalar buna izin vermiyor. Toprak altında veya toprak üstünde nerede olursa olsun bulunan antik eserlerin mülkiyeti ve teşhir (sergileme) hakkı da bölge müzesine aittir ve bu gibi eserlerin yeri müzelerimizdir. Bunu sizden almak zorundayım.” diye ısrar edince Argun ağabey gizliden gülerek “Beyefendi mademki bana inanmıyorsunuz o halde devletin yasa gücünü kullanarak bunu alabilirsiniz ama bir yazılı mahkeme kararı getirene kadar ben bu eseri size vermiyorum. Buyurun alabilirseniz alın.” dedi.

Venüs ve Aşk Meleği

Mahmut’un yaptığı rölyefin resmi

Beklemediği bu yanıtı alan eski eser uzmanı rölyefin resmini çekmekle yetindi, hevesi kursağında kalmıştı. Belki de bir antik eser bularak mesleğinde yükselmek hayali kuruyordu. Yüreği buruk ve kızgın “Bekleyin görün bunu nasıl sizden alacağım.” der gibi güvenli bir edayla konaktan ayrıldı ama her nedense kendisinden bir daha hiç haber almadık.  Belki de rölyefin resmini gören gerçek bir antikite uzmanı onu bu sevdadan vazgeçirmiş, Valaskes’in 1640’larda yaptığı Venüs ve Aşk Meleği ’nin taşa oyulmuş kopyasının antik bir eser olamayacağını öğretmişti. Kardeşim Mahmut’un bu eseri ne yazık ki konağın restorasyon öncesi sökümü sırasında belki de daha önce sırra kadem bastı, kayboldu…




Devamını oku

Popüler '30