fbpx
Sosyal Hesaplarımız

Kitap Kadraj

Açlık

Çaresizce yazar olmayı isteyen, beş kuruş parası olmayan birini düşünün. Öyle böyle bir şekilde hayatını sürdürmeye çalışan biri… Açlık

Tarih:

on

1859 doğumlu olan Knut Hamsun’ın asıl adı aslında Knut Petersen’dır. Yazarlıkta Knut Hamsun olarak kullanmış ve bunu da babasının köyünden almış. Küçüklüğünden beri birçok geçici işte çalışan Hamsun, maddi durumdan dolayı okuyamayacağını anlayınca çalışmak için Amerika’ya gitmiş. Oradan döndükten sonra ise Amerika’nın insanlarını, yaşantısını eleştiren bir yazı yazmış ve daha sonra da o çok ses getiren Açlık kitabını yayımlamış. Yazar, ilk kitabı oluşundan olsa gerek kendi hayatından ögelere yer vermiş. Nobel Edebiyat Ödüllü yazar 1952 yılında ardında birçok eser bırakarak vefat etmiş.

Açlık,Knut Hamsun

Aslında kitaba ilk başlarda çok önyargılıydım. Açlık kitabı lisede bir hocamın zorla aldırılmasıyla rafıma girdi. Kitabı o zamanlar okumamıştım. Hiç çekici gelmiyordu ne kapağı ne de yazarın dili. Kitabı seneler sonra elime aldığımda aslında okumak için ne kadar da geç kaldığımı fark ettim. Bazı noktalar da sıkıldım ve kitabın yazı tipi açıkçası beni yordu. Ama içeriğine geldiğimde; bir açlık ancak bu kadar güzel betimlenebilirdi dedim.

Tok açın halinden ne anlar ki ?

Başlığından da anladığımız üzere kitabın konusu açlık. Çaresizce yazar olmayı isteyen, beş kuruş parası olmayan birini düşünün. Öyle böyle bir şekilde hayatını sürdürmeye çalışan biri… Kiralık bir odada yaşıyor kahramanımız. Yoksul… Tek geçim kaynağı yazdığı yazılardan aldığı üç beş kuruş, en fazla bir hafta karnını doyurmaya yetiyor. Ne yazık ki her yazısı yayımlanmadığı için çok uzun süre açlık çekiyor. Bazen öyle bir sefil duruma düşüyor ki, ne kirasını ödeyebiliyor ne de bir lokma ekmek boğazından geçebiliyor. Okurken yer yer duraksadım. Açlığı o kadar iyi betimlemişti ki kendimi, kahramanın yerine koyup üzgün, çaresiz ve çok aç hissediyordum.

Kaldığı odanın parasını ödeyemeyince sokaklarda yatıp kalkmaya başlıyor ve böylelikle açlık hikayesi tam olarak başlıyor. Size şu kadarını söyleyeyim. “Köpeklerime kemik verir misiniz?” diyerek aslında kendisine kemik alıyor ama asla ve asla da yazmaktan vazgeçmiyor.

Gerçek hayatta da maalesef bu kadar aç kalan insanlar var. Hatta hiç karnı doymayanlar var. En basiti Afrika… İnsan, okudukça elindekilerin değerini daha iyi anlıyor. Kitapta açlık dışında bir de en çok dikkatimi çeken şey; azim. Kahramanımız yılmıyor, yazabildikçe yazıyor. Para kazanmak için başka iş bulmayı denemiyor. Peki sonunda başarılı oluyor mu? Okuyarak görmenizi isterim. İyi okumalar…

 

Reklam Alanı Kızılay Web Banner 468X060
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

Kitap Kadraj

Beni Onlara Verme

Beni Onlara Verme adlı kitabında Fatih’de bir mahalleyi, o mahallede sıkışıp kalmış insanları 41 ayrı hikâye ile anlatmaktadır.41 hikâye, 41 acı olay… Beni Onlara Verme

Tarih:

on

Yazan:

Beni Onlara Verme, Tarık Tufan

Tarık Tufan, günümüz yazarlarına karşı ön yargılarımı yıkan adam. Yazarın,yayımlanmış yedi kitabı var. “Beni Onlara Verme” son kitabı, benim ise Tarık Tufan’dan okuduğum ilk kitap.

Yazar, Beni Onlara Verme adlı kitabında Fatih’de bir mahalleyi, o mahallede sıkışıp kalmış insanları 41 ayrı hikâye ile anlatmaktadır.41 hikâye, 41 acı olay…

Bir oğlunu şehit vermiş,tek avuntusu evinin çatısında kuş beslemek olan ve bütün kuşlarına kaybettiği oğlunun adını veren, küçük oğlunun bir kızı sevmesi sonucu kızın ağabeyleri tarafından bütün kuşları vurulup tüyleri havada uçuştuğu sırada “Murat Murat“diye inleyen bir babayı, Kuşçu Hüseyin’i…

Tarık Tufan, Beni Onlara Verme

Beni Onlara Verme

Peygamber adı duyduğunda, Hatice annemiz denildiğinde hüngür hüngür ağlayan, parası olmadığından hacca gidemeyen ama her sene müftülüğe hac seminerlerine giden, gözleri yaşlı hacı adaylarını izleyip evinin yolunu tutan Gülseren teyzeyi… 15 Temmuz gecesi Saraçhane’de vurulan geride gözleri yaşlı bir eş, yetim üç çocuk bırakan Erkan Pala’yı; Fırtına Cemal’i, Zerrin’i, Komiser Esad’ı, Cesur’u tanıdıkça nefes almaya,şükür etmeye ihtiyaç duyuyorsunuz. Tarık Tufan,  acıyı o kadar güzel tasvir etmiş ki her hikâyeden sonra kitaba biraz ara verip soluklanmak, nefes almak istiyorsunuz.

Dili sade, anlaşılması kolay, sıkılmadan okunabilecek ince bir kitap. Ben kitapta en çok son bölümü beğendim. Özellikle yazarın son cümlesini “Acımızı saçtığımız her yeri “yurt” edinme umudu var mıdır? ” diye soru sorarak  tamamlaması kitap bittikten sonra da bizi düşünmeye teşvik ediyor olması hoşuma gitti. İnsanın en iyi arkadaşları ölür mü? İyi arkadaşlarımız ölünce bizi avutacak, teselli verecek ne kalır bu vicdanı çalınmış hayatta ?

Beni Onlara Verme …

Yalnız Fatih’te bir  mahallede sıkışıp kalmış insanların değil, sokakta, parkta, avmde, yanımızdan tesadüfen geçenlerin hikâyesi…

Devamını oku

Kitap Kadraj

Eski Bir Hikaye: Abum Rabum

İskender Pala, 1958 Uşak doğumludur. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirmiş. Eski Bir Hikaye: Abum Rabum

Tarih:

on

Yazan:

Abum Rabum
Abum Rabum …

“Divan Şiirini Sevdiren Adam” olarak tanınan İskender Pala, 1958 Uşak doğumludur. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirmiş, Divan Edebiyatı üzerine doktora yapmıştır. 1993 yılında Doçent, 1998 yılında Profesör olmuştur. İskender Pala, okuma hayatına Peyami Safa’nın “9.Hariciye Koğuşu” ve “Yalnızız” romanı ile başladığını söylemektedir.

“Elbette giden şu Güneş, yarın sabah bir müjde gibi doğacak.”

Abum Rabum

Abum Rabum Kitap Yorumu, Abum Rabum Kitap Hakkında Hz. İbrahim Hakkında

Yazarı, bir Ramazan akşamında Üsküdar’da konuşma yaptığı bir sohbette dinleme fırsatı yakaladım. Kendisini dinledikten sonra kitaplarına olan merakım artmaya başladı. “Aşka Dair” kitabını okuduktan sonra yazarın yazı dünyası ile de tanışmış oldum. Gerek yazdığı makaleleri gerekse okuduğum kitapları ile bende büyük bir etki yarattı, Divan edebiyatına olan bakış açımı değiştirdi. Son çıkan romanını incelediğim zaman Hz. İbrahim ile kitabın isminin arasındaki ilişkinin ne olabileceği hakkında ki merakım kitabı okumaya başlamama sebep oldu.

“Ur kentinde telaşlı bir gün. Bir kişi yakılacak. Bir peygamber. Padişahla peygamber karşı karşıya. Madde gücüyle mana gücü karşı karşıya. Bir tiyatro oyunu bu galiba, ateş sahnesinde oynanacak… Perde işini de alevler görecek..”

Yazar Abum Rabum ‘da, Hz. İbrahim’i ve Hanif anlayışını temel alarak günümüzde de süren dünyanın en eski medeniyetlerine ev sahipliği yapan Ortadoğu’nun üzerindeki oyunları, bu oyunlarda Batı’nın rolünü ele almıştır. Bunları anlatırken tarihten yararlanmış, resimlerle desteklemiştir.

Olaylar Tokyo’da bir üniversitenin 100.yıl kutlamaları sırasında üniversitede asistan olan Japon Sümerolog’un sıra dışı ölümü ile başlar. Japon polisinin olay yerini araştırırken bulduğu ipuçları ile İstanbul’a gelmesi, Mossad, CIA, MIT ve Türk Emniyeti’nin de katılmasıyla sıradan bir cinayet olmadığı anlaşılır. Bilmediğim bir çok konuda beni aydınlatan, Roma’dan Kudüs’e, Kudüs’den Tokyo’ya, Tokyo’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Adıyaman’a, Adıyaman’dan Urfa’ya… Peygamberler şehrine kadar giden bilgi dolu, sıra dışı, soluksuz okunabilecek bir roman. Eğer sizde kısa bir maceraya çıkmak istiyorsanız, bu kitabı muhakkak okuyun derim. 🙂

Devamını oku

Kitap Kadraj

Genç Bir Doktorun Anıları

1917 yılında Rusya’da geçiyor. İyi bir dereceyle mezun olan Bomgard, bir kasabaya doktorluk yapmak üzere gidiyor. Onu karşılayanlar Bomgard’ı gördüklerinde… Genç Bir Doktorun Anıları

Tarih:

on

Yazan:

Genç Bir Doktorun Anıları

Mihail Afansyeviç Bulgakov, 1891 yılında Kiev’de doğmuş. 1915 yılında Tıp Fakültesinden mezun olan Bulgakov, 1920 yılında bu mesleği yapmak istemediğine karar verip yazarlığa soyunmuş. Doktorluk yaptığı dönemdeki anılarını küçük hikâyeler şeklinde anlatıyor. O dönemin tıp dergilerinde de bu hikâyeler yer almış. Yazarın, elbette birçok kitabı var ancak Genç Bir Doktorun Anıları çok ilgimi çekti.

Genç bir doktorun anıları denildiğinde, insanın aklında bir sürü düşünce beliriyor. Çoğumuz hastaneye gittiğimiz de doktorların belirli bir tecrübeye ulaşmış olmasını isteriz. Yeni mezun olmuş veya henüz bir tecrübe edinme fırsatı bulamamış doktorlardan koşarak uzaklaşırız. Neticede sağlık, insanın sınanmaktan korktuğu en büyük şeydir.

Kitapta olaylar 1917 yılında Rusya’da geçiyor. İyi bir dereceyle mezun olan Bomgard, bir kasabaya doktorluk yapmak üzere gidiyor. Onu karşılayanlar Bomgard’ı gördüklerinde tedirginliklerini gizleyemiyor. Henüz çok genç ve hiçbir tecrübesi yok diye düşünüyorlar. Kaldı ki Bomgard’da böyle düşünüyor.

“Bir yıl geçti, yeni bir yıl daha geçecek ve bu da geçen yıl gibi bir yığın süprizlerle dolu olacak. Demek ki öğrenmeye boyun eğmek gerekiyormuş.” (S:85)

Kaldığı yerde ki kütüphaneden sürekli bilgilerini taze tutmaya çalışsa da her gelen vaka birbirinden o kadar farklı ki… Ne yapacağını şaşırıyor. Doktorlar bir branş seçerler ve ona göre ilerler ancak hayat Bomgard’a böyle bir seçenek sunmamış. Doğumdan diş çekmeye, soğuk algınlığından ameliyata… Karın kışın hiç dinmediği Rusya’nın soğuk havasında, sayısı hiç azalmayan hastalarla boğuşuyor. Üstelik bu hastaların türlü türlü batıl inançları var. İş dahada çıkmaza gidiyor!

Kitaptan Alıntı

“Askerin ağzının içinde büyük bir çatırtı oldu ve adam “Aaaaahhhh!” diye bağırdı. Ondan sonra elimin altında bir direnç kalmadı ve kerpeten kanla kaplı bir halde ve uçlarının arasında beyaz bir şeyle ağızdan dışarı fırladı. Gördüğüm karşısında yüreğim yerinden fırlayacaktı neredeyse; çünkü çıkan şey askerin azıdişinden, hatta herhangi bir dişten çok daha büyüktü. Önce bir şey anlamadım ama sonra neredeyse hıçkıra hıçkıra ağlayacaktım: Kerpeten gerçekten de upuzun köklü dişi sökmüştü; ama dişin ucunda bir de bembeyaz, pürtüklü, koca bir kemik parçası sallanıyordu.

“Çenesini kırdım.” diye düşündüm ve birden dizlerim boşaldı. Neyse ki ne sağlık memuru ne de ebeler vardı yanımda. Bir hırsızın hareketleriyle başarısızlığımın sonucunu gazlı beze sarıp cebime sakladım. Asker bir eliyle doğum koltuğunun, diğeriyle de taburenin bacağına sarılmış, iyice açılnış, aptallaşmış gözlerle bana bakıyor, oturduğu yerde sallanıyordu. Şaşkın şaşkın bir bardak potasyum permanganat solüsyonu verip, “Ağzını çalkala.” dedim.” (S:77)


Hikâyelerin anlatım dili, betimlemesi oldukça güzeldi. Çok akıcı bir kitaptı diyebilirim. Bazen okurken tebessüm ettim bazen de hastaların çektiği acılar karşısında içim sızladı. Ayrıca da bilmediğim birkaç terimi öğrenmemi sağladı.

Yazarın diğer kitapları hakkında bilgi edinmek için internette dolandığım sırada, bu kitabın 2012 yılında dizisinin yapılmış olduğunu öğrendim. A Young Doctor’s Notebook adlı dizinin başrolünde Daniel Radcliffe oynuyor. Bugün ona başladım. Bakalım hayallerimde canlandırdığım gibi mi yoksa değil mi göreceğim. Önce kitabı okuyun, sonra diziye başlayın. Daha keyifli oluyor, tavsiyemdir.

Devamını oku

Popüler '30

Sizin için Öneriyoruz!

Eğitim videoları ve uzman cevaplarıyla

 

Kadraj Akademi youtube’da!


Abone Ol!